Cinsel dürtüleri kimyasalla önleme yöntemi
February 26th, 2011
Doç. Dr. Ayten Erdoğan, “”ABD ve Avrupa”da, sadece çocuğa cinsel ilgisi olan kişilerin kimyasal yollarla bu dürtülerin kontrolünü sağlama uygulaması ülkemizde de “yapılabilir mi” konusunda incelemeler sürdürülüyor”" dedi.
ANKARA – Çocuk İstismarı ve İhmalini Önleme Derneği Başkan Yardımcısı Doç. Dr. Figen Şahin ve 33 yıl Londra Üniversitesi”nde cinsel istismar üzerine araştırma yapan Prof. Dr. Ülkü Gürışık, söz konusu uygulamada kullanılacak ilaçların birçok yan etkisi olduğunu, uygulama yapılan kişinin iyi takip edilmesi gerektiğini belirtti.
Yöntemin, birçok bilim adamı tarafından “”barbarca ve insanlık dışı”" olarak nitelendirildiğini aktaran uzmanlar, “”bu kişilerin, fiziksel olarak bir sorun yaratmayacak olsa bile, ruhsal olarak doymadıklarından fantezilerini küçük çocuklar üzerinde uygulayarak cinsel istismarda bulunabildiklerini”" ifade etti.
AK Partili vekillerden Aşkın Asan ve Alev Dedegil”le, kanun teklifi hazırlığı sırasında uzun süreli toplantılar yaptıklarını belirten Gürışık, görüşmelerde yöntemin uygulanması halinde doğabilecek sakıncalar hakkında bilgi verdiğini söyledi.
“TEDAVİ 5-20 BİN DOLAR”"
Gürışık, bu yöntemle insanların “”fantezilerinin engelleyemeyeceğini”" ve aylık iğne takiplerinin Türkiye”de mümkün olmadığını ifade ederek, şunları kaydetti:
“”Vekiller çocukları düşünerek hareket ediyor. Ancak biz, hastayı tedavi etmekle yükümlüyüz. Bu nedenle hastalara zararı olacak bir uygulamayı savunamam. Bu ilaçların ölüme kadar götürebilen yan etkileri var. Ayrıca bu tedavi 5-20 bin dolar. Türkiye için çok pahalı. Ayda bir verilen bu iğnenin takibinin iyi yapılması gerekir. Ancak Türkiye”de adres sistemi bile doğru düzgün değilken, onların takibinin yapılması da pek mümkün değil. Kanun teklifi hazırlanırken konu çok boyutlu düşünülmeli.”"
Bu yöntem yerine, çocuğun korunmasının sağlanması gerektiğini belirten Gürışık, getirilmek istenen yöntemin birçok bilim adamı tarafından “”barbarca ve insanlık dışı”" olarak nitelendirildiğini söyledi.
“KİŞİ KABUL EDERSE UYGULANABİLİR”"
Gürışık, söz konusu yöntemin “”dişe diş göze göz”" şeklinde bir uygulama olduğunu vurgulayarak, istismarcılarının durumunun “”nörolojik”" olduğu değerlendirmesinde bulundu. Bir hastasının yaşadıklarından örnek veren Gürışık, “”Bu kişiler, fiziksel olarak bir sorun yaratmayacak olsa bile, ruhsal olarak doymadıklarından fantezilerini küçük çocuklar üzerinde uygulayarak cinsel istismarda bulunabiliyor. İngiltere”de çalıştığım dönemde hastamın anlattığı gerçek bir örnek. Bu yöntemi uygulayarak kendimizi güvende hissetmemiz doğru olmaz”" dedi.
Gürışık, uygulama için “”ilkel”" yorumunda bulunarak, “”Cinsel istismarın önüne geçmek için ilk yöntem, bu olmamalı. Kişi eğer bunu kabul ederse, bu yöntem uygulanabilir. İstismarcıyı bu şekilde cezalandırmak başarılı bir yöntem değil. Bu ruhsal bir hastalık. Önlemek için daha farklı yöntemler kullanılabilir”" diye konuştu.
UYGULANAN ÜLKELER
Dünyada tecavüz suçlarında erkekliğin köreltilmesi yönteminin uygulandığı ülkeler şöyle:
ABD: Kimyasal yolla hadım, ilk olarak ABD”nin California eyaletinde yasallaştı. 1 Ocak 1997″den itibaren yürürlüğe giren yasa 8 eyalette uygulanıyor.
Polonya: Polonya”da yakın akrabalarına tecavüz eden kişilerin ve pedofillerin ilaçla hadım edilmesini öngören yasa yürürlükte bulunuyor.
Çek Cumhuriyeti: Çek Cumhuriyeti, cinsel suç işleyen erkeklere hadım etme işlemini uyguluyor.
İngiltere, İsveç, Danimarka ve Kanada: Bu ülkelerde de suçluların isteğine bağlı olarak uygulanıyor.
CİNSEL SUÇLARA CEZALARI ARTIRAN KANUN TEKLİFİ
AK Parti İstanbul Milletvekili Alev Dedegil, cinsel suçlara cezaları artıran kanun teklifinde yer alan ifadelere ilişkin “”hadım”" kelimesini kullanmanın olayı magazinsel boyuta indirgediğini belirterek, “”Bu bir hadım değil, tedavidir”" açıklamasında bulunmuştu.
AK Partili vekillerden Aşkın Asan da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın teklifi, “”Organların Allah tarafından verildiği ve isteseydi Allah cezalandırırdı”" şeklindeki değerlendirmesi ile ilgili olarak, “”Kanun teklifinin hiçbir yerinde “hadım” kelimesi geçmiyor. Hiç kimsenin organları alınmıyor, hadım yok. Hadım kelimesini siz kullandınız ve orada da hata yaptınız. Pedofili suçlularından; 2 yaşındaki çocuğa bile tecavüz eden, onları öldüren, organlarını parçalayan canilerden bahsediyoruz. Bunlar hasta ise bunların tedavi edilmesi gerekiyor. Tedavide kullanılan ilaç, ayda bir vurulan, kadınların doğum kontrolünde kullandığı “Depo Provera” denilen bir ilaçtır”" değerlendirmesi yapmıştı.
İSTANBUL – Araştırmaya katılan her 100 kadından 35’i tek gecelik ilişki yaşadığını belirtirken, erkeklerde bu oran yüzde 61’e çıkıyor.
İstenmeyen gebelik ve HIV/AIDS’in azaltılmasına yönelik kurumsal misyona sahip sosyal pazarlama kurumu olan DKT International Türkiye’nin, ülkemizdeki prezervatif kullanımına ve diğer cinsel davranışlara dikkat çekmek amacıyla Temmuz-Eylül 2010 tarihleri arasında yaptığı Güvenli Seks Araştırması çarpıcı verileri gözler önüne seriyor.
Toplam 20.078 verinin incelendiği araştırmaya göre, istenmeyen gebelik ve HIV/AIDS konularında endişe duyan katılımcılar arasında prezervatif kullanımı oldukça düşük. Katılımcıların yüzde 71’i son kez seks yaptıklarında kondom kullanmadıklarını belirtiyor. Ayrıca katılımcıların 3’te 1’i prezervatif alırken utanıyor.
ERKEKLER AŞKA İNANMIYOR
Araştırma cinsellikle ilgili konularda cinsiyetler arasındaki farklılıklara da dikkat çekiyor. Örneğin cinsel ilişkiye girmek için aşkın gerekliliğine inanan erkeklerin oranı yüzde 18’de kalırken, kadınların yüzde 62’si cinsel birliktelik için âşık olmanın şart olduğunu düşünüyor. Erkeklerin tek gecelik ilişki yaşama oranı yüzde 61’ken, kadınlarda bu oran yüzde 35. Ertesi gün ismi hatırlanmayan biriyle seks yapma oranı erkeklerde yüzde 28’ken, kadınlarda ise yüzde 13.
TÜRKLERİN CİNSELLİĞE BAKIŞ AÇISI
Araştırma kapsamında sadece prezervatif kullanımıyla ilgili alışkanlıklara değil, cinsel pozisyonlardan cinsel partner sayısına Türkler için tabu sayılan ve fazla konuşulmayan birçok konunun cevap aranıyor. Araştırma güncel verilerle Türklerin cinselliğe bakışını ortaya koyması açısından önem taşıyor.
WISCONSIN – Wisconsin Üniversitesi Tıp Fakültesi profesörlerinden kulak-burun-boğaz uzmanı Dr. Greg Hartig, cinsel aktiviteyle (özellikle oral seksle) yayılan HPV enfeksiyonlarıyla kafa ve boyun kanserleri arasında bir korelasyon olduğunu buldu.
Gawker sitesinin haberine göre, uzmanlar HPV ve bu tip kanserler arasında kesin bir ilişki tespit edilse de bağlantıyı tamamen oral sekse indirgemenin spekülatif olacağını söylüyorlar.
2007 yılında New England Tıp Dergisi”nde yayınlanan makale, kafa ve boyun kanserlerine yakalanan genç hastaların oral HPV testlerinin pozitif çıktığını ve hem vajinal hem oral birden çok partnere sahip olduklarını gösteriyor.
Yaygın olarak kullanılmamakla birlikte HPV”nin aşısı bulunuyor.
Bayer Schering Pharma tarafından 25 ülkede ve 15-24 yaş arası 5.000 genç üzerinde gerçekleştirilen ‘Doğum Kontrolü: Kimin Sorumluluğu?” ve ‘Doğum Kontrolü Hakkında Konuşmak” anketleri sonuçlarına göre; tüm dünyada gençler arasında korunmasız cinsel ilişki oranı artıyor.
Cinsel açıdan aktif gençlerin yüzde 45’i yeni bir partner ile herhangi bir doğum kontrol yöntemi kullanmadan ilişkiye yaşarken, yüzde 51’i kendilerinin doğum kontrol yöntemleri hakkında çok iyi bilgilendirilmiş olduklarını düşünüyor.
Araştırma, gençlerin doğum kontrolü konusundaki bilgileri ve günlük yaşamlarında yaptıkları arasında önemli bir aykırılık olduğunu vurgularken, “geri çekilme yöntemi”nin araştırmaya dahil olan bütün bölgelerde hala etkin olarak kullanıldığı, modern korunma yöntemleri konusunda ise gençlerin kafa karışıklığının devam etttiği belirtiliyor.
Araştırmaya göre; gençlerin korunma yöntemi kullanmama gerekçeleri ülkeler arasında farklılık gösteriyor. Tayland’da gençlerin üçte birinden fazlası, doğum kontrol yöntemi kullanmamalarının ana nedeninin “uğraştırıcı olması” olduğunu belirtirken, İngiltere ve Norveç’te gençlerin beşte biri, ‘alkol kullandıkları ve unuttukları’ için doğum kontrol yöntemi kullanmadıklarını, Latin Amerika’da kadınların yüzde 60’ı ve erkeklerin yüzde 55’i partnerleriyle doğum kontrolü hakkında tartışmaktan çekindiklerini dile getiriyor.
Araştırmaya göre birçok bölgede, doğum kontrol yöntemleri hakkında hala yanlış inanışlar bulunuyor. Rusya’da yanıt verenlerin yarısından fazlası ‘geri çekilme yönteminin’ güvenilir olduğuna inanırken, Peru’da yanıt verenlerin beşte biri regl döneminde ilişkiye girmenin etkili bir doğum kontrol yöntemi olduğunu düşünüyor. Türkiye’de ise gençlerin üçte birinden fazlası cinsel ilişki sonrasında banyo yapmanın hamile kalmayı engelleyeceğini düşünüyor.
YILDA 550.000 İSTENMEYEN GEBELİK
Türkiye Aile Planlaması Derneği Başkanı Prof. Dr. Hakan Şatıroğlu konuyla ilgili değerlendirmesinde: “Tüm dünyada, her yıl gerçekleşen 205 milyon gebeliğin yaklaşık olarak üçte biri plansız. Planlanmayan gebelik düzeyi özellikle gençler arasında önemli bir global sorun olduğundan, bu araştırma sonuçlarının büyük önem taşıdığını düşünüyorum. Araştırma, tüm dünyada adolesan gebeliklerin sayısının azaltılması için, modern korunma yöntemleri kullanan gençlerin sayılarının artması hakkında hala yapılacak çok iş olduğunu gösteriyor. Gençler, doğum kontrolü de dahil olmak üzere tüm yaşamlarının kontrolünü ellerine almak istiyor. Fakat geleneksel yöntemlerle kıyaslandığında istenmeyen gebelikleri önlemede çok daha yüksek etkinliğe sahip olan modern korunma yöntemleri konusunda halen bilinçsizler. Türkiye’de her yıl 550.000 istenmeyen gebelik gerçekleşiyor ve bunların 285.000’i kürtajla sonuçlanıyor. Dünyada her yıl 80.000 kadın bu nedenle hayatını kaybediyor. Bu araştırma, esas problemin erişilebilir bir yolla gençlere doğum kontrolü bilgileri ve eğitimi verilmemiş olması olduğunu gösteriyor. Bu nedenle ebeveynler, öğretmenler ve sağlık uzmanlarının doğum kontrolünün hem sağlıkları hem de yaşam kalitesi için önemi konusunda gençleri bilinçlendirmeleri ve doğru korunma yöntemleri hakkında bilgilendirmeleri büyük önem taşıyor” dedi.
ARAŞTIRMANIN DİKKAT ÇEKEN SONUÇLARI
• Latin Amerika’daki gençlerin yarıdan fazlası (yüzde56) doğum kontrolü olmaksızın cinsel ilişkiye girdiğini belirtirken, bu oran Asya’da yüzde 47, Kuzey Amerika’da yüzde 45, Avrupa’da yüzde 36, Tayland’da ise yüzde 73.
• Tayland’da, gençlerin üçte birinden fazlası, doğum kontrol yöntemi kullanmamalarının ana nedeninin “uğraştırıcı olması” olduğunu belirtirken, Rusya’da gençlerin neredeyse dörtte biri (yüzde 23) kullanmaktan hoşlanmadıkları için doğum kontrol yöntemi tercih etmediklerini bildirmiştir. Kuzey Amerika’da ise gençlerin yüzde 44’ü o sırada doğum kontrol yöntemine erişemedikleri, yüzde 13’ü ise ‘alkol kullanmaları ve unutma’ gerekçesiyle kullanmadıklarını belirtmiştir.
SEKSİ İÇ ÇAMAŞIRI MI, KORUNMA YÖNTEMİ ÖNEMLİ?
• Latin Amerika’da gençlerin üçte biri (yüzde 32) doğum kontrolünü bir randevuya hazırlanırken en önemli kısım olarak görürken, diğer bölgelerde ise gençler randevu öncesi duş alma, ağda yapma ve parfüm kullanma gibi kişisel hijyene doğum kontrolünden daha fazla önem vermektedir. Rusya’da, kadınlar cinsellikle sonuçlanabilecek bir randevuya hazırlanırken ‘seksi iç çamaşırı’ giymeyi en az doğum kontrolü kadar önemsemektedirler.
• Asya’da gençlerin yüzde 28’i doğum kontrol yöntemleri hakkında çok iyi bilgi sahibi olduğunu düşünürken, bu oran bütün bölgelerdeki en düşük rakamdır. Avrupa’da gençleri yarısından fazlası (yüzde 56) doğum kontrol yöntemi seçenekleri konusunda çok iyi bilgilendirilmiş olduğunu belirtse de, Rusya ve Polonya’da erkeklerin yüzde 58’i, Türkiye ise yüzde 54’ü mevcut farklı doğum kontrol yöntemleri arasından kendileri ve partnerleri için en iyi yöntemin hangisi olduğunu bilmediklerini söylemiştir.
• Asya (yüzde 38) ve Latin Amerika’da (yüzde 34) gençlerin üçte birinden fazlası ‘geri çekilme yönteminin’ etkili olduğuna inanmaktadır. Çin ve Tayland’da gençlerin yaklaşık yarısı ‘geri çekilme yönteminin’ istenmeyen bir gebelikten kaçınmak için etkili bir yol olduğunu düşünmektedir (yüzde 55 ve yüzde 46).
• Peru’da yanıt verenlerin beşte biri (yüzde 19) regl döneminde cinsel ilişkiye girmenin en etkili doğum kontrol yöntemi olduğunu düşünmektedir.
JİNEKOLOĞA DEĞİL, ECZANEYE GİDİYORLAR
• Türkiye’de, yanıt verenlerin üçte birinden fazlası (yüzde 35), Arjantin’de ise yüzde 16’sı cinsel ilişki sonrası banyo yapmanın istenmeyen gebeliği önleyebileceğine inanmaktadır.
• Latin Amerika’da genç kadınların yüzde 75’inin ve genç erkeklerin yüzde 63’ünün ailesinden biri veya yakın arkadaşları istenmeyen bir gebelik yaşamıştır. Bu oran Kuzey Amerika’da gençlerin yarısından fazlası (yüzde 53), Avrupa’da genç kadınlarda yüzde 36 ve genç erkeklerde yüzde 21, Asya’da ise genç kadınlarda yüzde 40 ve genç erkeklerde yüzde 29’dur.
• Latin Amerika’da gençlerin yüzde 44’ü doğum kontrol hapı kullanmaya karar verdiklerinde jinekoloğa gittiklerini belirtmektedir, diğer ülkelerde ise doğrudan eczaneden alma fikri daha yaygındır.
LONDRA – Hollanda”daki Utrecht Üniversitesi Psikofarmakoloji Bölümü’nden Prof. Marsel Waldinger, tıp literatüründe, Boşalma Sonrası Hastalığı Sendromu (post orgasmic illness syndrome-POIS) olarak yer alan cinsel hastalığa, kişinin kendi spermine alerjik reaksiyon göstermesinin yol açabileceğini belirlediklerini söyledi.
Tıp literatüründe 2002 yılından beri bulunan POIS, boşalma sonrası ortaya çıkan, ateş, burun akıntısı, aşırı yorgunluk ve göz yanması gibi grip benzeri semptomlarla kendini belli ediyor ve bazı durumlarda iki hafta kadar sürebiliyor.
Hastalığın nedeninin şimdiye kadar psikolojik olduğunun sanıldığına işaret eden Waldinger, ancak Hollanda”daki bir tıp dergisinde yayımladıkları iki bilimsel araştırmanı, bunun kişinin kendi spermine oto-alerjik reaksiyon göstermesi sonucu ortaya çıktığını gösterdiğini kaydetti.
Hastalığın çok nadir görülmesi nedeniyle bu durumdaki kişilerin hasta olduklarını bilmediklerine ve bu nedenle doktora gitmediklerine dikkati çeken Waldinger, alerji toleransını artırmaya yönelik bir tedavi olan hiposensitizasyon tedavisiyle hastalığın belirtilerinin büyük ölçüde azaltılmasının mümkün olduğunu söyledi.
Waldinger, yaptıkları araştırmanın, büyük ölçüde azaltılmış dozlardaki kendi spermleri, deri üzerinden enjekte edilerek tedavi edilen hastalarda belirtilerin, 1 ila 3 yılda önemli ölçüde azaltılabileceğini gösterdiğini sözlerine ekledi.
Uzmanlar, hastalığın 2002″den beri tıp literatüründe yer almasına karşın pek çok aile hekimince bilinmediğini vurguluyor.
İSTANBUL – Diyetisyen Müge Arslan da sağlıklı bir cinsel hayata sahip olmak için hangi besinlerin tüketilmesi gerektiğini anlattı. İşte Müge Arslan’ın önerdiği afrodizyak etkili besinler:
Çikolata: İçerdiği seratonin ve daha da önemlisi fenetilamin maddeleri nedeniyle hafif cinsel istek arttırıcı etkiye sahiptir. Afrodizyak özelliklerinin açıklanabilir bilimsel yönleri olsa da yenilirken yaşanan haz, etkinin daha fazla olmasını sağlar.
Kayısı: A vitamini ve potasyum bakımından çok zengindir. Fazla tüketildiğinde sindirim sisteminin hızla çalışmasına yardımcı olur. Kaslarla beynin daha düzenli çalışmasını ve daha az yorulmasını sağlar, cinsel gücü arttırır. Havyar:
Fındık, fıstık, ceviz ve badem: Lif, protein ve vitamin bakımından zengindirler. Özellikle enerji verirler ve cinsel gücü arttırırlar. Bol protein ve B vitamini ihtiva eden bu yemişler bedensel ve zihinsel yorgunluğa iyi gelir.
İncir: Şeker oranı yüksek olmasına rağmen kan şekerini hızla yükselten şekerden olmadığı için tüketilmesinde bir sakınca yoktur. Cinsel gücü arttırır.
Muz: Mineral, magnezyum, demir, lif ve C vitamini bakımından zengindir. Bağışıklık sistemini güçlendirir, sperm üretimini arttırır.
Greyfurt: Karaciğeri çalıştıran, iştah açan ve cinsel gücü artıran bir meyvedir. Greyfurt suyu sabahları aç karnına içilmelidir.
Sarımsak: A, B1, C vitamini içerir. Kükürtlü yağı içersinde bol miktarda akil sülfür bulunur. Sarımsağın en önemli özelliği insana canlılık vermesi hem kadın hem de erkeklerde cinsel gücü arttırmasıdır.
Havuç: Yoğun A vitamini içerir. Kuvvetlendirir, güçlendirir ve cinsel gücü arttırır.
Mercimek ve kuru baklagiller: Protein, yağ, karbonhidrat ve liften B1 vitamini, sodyum, kalsiyum, demir, mineraller içerir. Zekâyı geliştirir ve zekânın cinsellik üzerindeki etkisi tartışılmaz.
Pekmez: Pekmezde bulunan minerallerin en önemlileri demir, kalsiyum ve potasyumdur. Tahinle alınması etkisini arttırır. Demir vücutta başta kırmızı kan hücrelerini bileşiminde yer alarak oksijen taşıma fonksiyonu görür. Kişinin enerjisinin ve cinsel gücünün artmasını sağlar.
İstiridye: İtalyan ve Amerikalı bilim adamlarının yaptığı çeşitli araştırmalarda içerdiği bazı aminoasitlerin cinselliği sağlayan hormonları tetiklediği görülmüştür. Ancak bu etkinin oluşması için gerekli miktar ve zaman göz önünde bulundurulursa kısa süreli kullanımda afrodizyak etkisinin görülmeyeceği belirtilmiştir.
Ginseng: Geleneksel Çin ve Güney Amerika tıbbında cinsel gücü artırmak üzere kullanılan bir köktür. Bir araştırma ginsengin cinsel isteği ve birleşme kapasitesini artırdığını ortaya koymuştur. Bu etkilerini sinir sistemi ve yumurtalıklar üzerinden gösterirken penis bölgesine gelen kan damarlarını da etkileyerek ereksiyon kalitesini de artırabilmektedir.
Ayrıca maydanoz, nane, tarçın, kekik, vanilya, sivri biber, hardal, kereviz, ayçiçeği, enginar, bezelye, yumurta, hindi (Çinko ihtiva ediyor, üstelik ucuz ve protein açısından da zengin), roka (bolca demir ve C vitamini içeriyor.), şalgam, antep fıstığı, susam, badem, ceviz ve fındık (içerdikleri doymamış yağ asitleri ve E vitamini nedeni ile afrodizyak olarak kullanılırlar), salatalık, kuşkonmaz, soğan, domates, fesleğen, hindistancevizi, bal, pekmez, kivi, greyfurt, karpuz, mango, ahududu, yoğurt, kırmızıbiber, köri ve diğer baharatlar da afrodizyak etki gösteren besinler içerisinde.
SAĞLIKLI CİNSELLİK İÇİN ALINMASI GEREKEN VİTAMİNLER
E vitamininin antioksidan özelliği, penis içerisindeki dokuların özelliklerini ve damar sistemini koruduğu için faydalı olabiliyor. Aynı zamanda erkeğin testis fonksiyonlarında da iyileşmelere yol açabiliyor.
B vitamini, özellikle diyabetik olan bireylerde diyabetik şikâyetler ortaya çıkmadan önce kullanılması gereken bir vitamin. Sinirlerin şeker hastalığından en az zarar görmesini ve kendini yenileme kapasitelerini iyileştiriyor. Selenyum da sperm hareketlerini ve kalitesini artırmak için öneriliyor. Çinko da hem ereksiyon hem de sperm üretimindeki basamaklarda görev alan bir mineral özelliği taşımaktadır.
Ayrıca yapılan çalışmalar cinsel ilişki sırasında yapılan aktivitelerle harcanan enerjilerin kilo verme üzerine de etkisinin olduğunu göstermektedir.
ALKOL CİNSELLİĞİ OLUMSUZ ETKİLİYOR
Ayrıca genel olarak algılanan düşüncelerden biri de kişiler alkol aldıklarında rahatladıklarını, cinselliğe daha iyi yaklaştıklarını düşünürler. Bu doğrudur, ancak alkolün enerjisi çok yüksektir. Vücutta gereğinden fazla enerji olduğu zaman bu yağa çevrilir. Dolayısıyla fazla alkol alındığında yağlanma ve damar tıkanıklığı hızlanır. Alkol, içeriği nedeniyle damarlarda genişleme yapar. Vücuttaki uç damarlar (eller, ayaklar ve yüzdekiler) genişlediği için ereksiyon sırasında penise giden kan miktarında azalma olur. Fazla yağ damarları tıkadığı için sorun olurken az yağ ise hormon dengesinin bozulmasına neden oluyor. Kansızlık özellikle kadınlarda hormonal dengeyi bozuyor ve cinsel uyarılma için gerekli olan genital bölgeye kan gidişini azaltıyor.
İSTANBUL – Sigara, doğurganlığı en fazla etkileyen faktörlerin başında geliyor. Çalışmalar, sigara içenlerde infertilite yani kısırlık riskinin normal popülasyona göre 1,6 kat fazla olduğunu gösteriyor.
Sigaranın 1 ile 4 yıl erken menopozla da ilişkili olduğunu belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Bülent Urman, sigaranın yumurta gelişimi, yumurtlama, döllenme ve embriyonun erken gelişimi üzerine olumsuz etkileri olduğunu, hatta gebeliğinde sigara içenlerde bebeğin de doğurganlık yeteneğinin azaldığını söylüyor.
Doç. Urman, “Yardımcı üreme teknikleri ile tedavide sigara içenlerde, aynı sayıda embriyo transfer edildiğinde bile gebelik oranı yüzde 50 daha az ve gebelik için yaklaşık 2 kat fazla siklusa gerek olduğu bildirilmektedir. Aynı zamanda yumurta gelişiminin uyarılması (ovulasyon indüksiyonu) tedavisine cevap daha kötü olmaktadır. Erkek sigara içtiğinde mikro enjeksiyon (ICSI) ve tüp bebek (IVF) şansı azalmaktadır. Tedavideki pasif içicilerin de benzer risk altında olduğu bildirilmektedir” diyor. Doç Urman, doğurganlık üzerinde etkili olan diğer faktörleri ise şu başlıklar altında anlatıyor:
OBEZ ERKEKLERDE SPERM SAYISI YÜZDE 20 DAHA AZ
Obezite: Obezite kadınlarda yumurtalık üzerindeki olumsuz etkileri nedeniyle, adet düzensizliği, adet görmeme, yumurtlama ile ilgili sorunlar, erkeklik hormon düzeylerinde artış, kız çocuklarında ilk adetin erken olması, polikistik over sendromu, düşük riskinde artış, yardımcı üreme tekniklerinde düşük gebelik gibi sorunlara neden olarak doğurganlık şansını düşürür. Gebelik öncesi 80 kilo ve üzeri ya da (Beden Kitle İndeksi- BKİ >25) olanlarda gebelik için beklenen zamanın iki kat fazla olduğu bildirilmektedir. Obez erkeklerde ise sperm sayısı yüzde 20 daha az olduğu ve sperm kalitesinin bozulduğu belirtiliyor.
Obezitenin yardımcı üreme teknikleri tedavisi üzerinde de olumsuz etkileri olduğu gösterilmiş. Yumurtalıklarda yumurta gelişiminin uyarılması için daha fazla dozda ilaca gereksinim var. Yetersiz folikül gelişimi nedeniyle daha sık siklus iptali olabilir, (normalde yüzde 5, obezlerde yüzde 25) daha az sayıda yumurta elde edilir. Gebelik için denenen siklus sayısı artar. İlk siklustan canlı doğum oranı BKİ > 27 ise yaklaşık yüzde 33 azalır. Bu kişilerin yüzde 50’sinde ilk 3-6 siklusta, yüzde 75’inde ilk 9 siklusta gebelik oluşur. Bel/kalça oranındaki her 0.1’lik artışın siklus başına gebelik oranını yüzde 30 azalttığını bildiren araştırmalar var.
ŞİŞMANLIK KADAR AŞIRI ZAYIFLIKTA RİSKLİ
Zayıflık: Fazla kilolar kadar aşırı zayıflığın da fertilite üzerinde olumsuz etkileri bulunuyor. BKİ<19 olan kadınlarda gebelik için beklenen zamanın 4 kat daha fazla olduğu ve gebelik için ortalama 29 ay bekledikleri bildirilmiş. Gebelik için beklenen bu süre normal BKİ’li kadınlarda 6,8 aydır. Erkekte ise BKİ <20 olduğunda sperm kalitesinin azaldığı bulunmuştur. Aynı zamanda kadınlarda zayıflığın gebelikte bebekte gelişim geriliği ve gebelik kayıpları ile ilişkili olduğu görülmüştür.
EGZERSİZ SÜRESİ HAFTADA 4 SAATİ GEÇMEMELİ
Egzersiz: Sağlıklı beslenme ile birlikte düzenli egzersizin genel sağlık durumunu iyileştirdiği ve normal kilonun korunmasını sağladığı düşünülür. Egzersizin insülin duyarlılığı arttırarak ve yumurtalık fonksiyonlarını düzenleyerek gebelik şansını yükselttiği iddia edilir. Farklı egzersiz düzeylerinin doğurganlık üzerine etkisi araştırmalarda net olarak gösterilememiştir. ABD’de ilk IVF siklusuna alınan 2,232 kadın üzerinde yapılan bir araştırmada, 1-9 yıl süreyle haftada 4 saati aşan egzersiz yapan kadınlarda daha fazla olumsuz IVF sonuçları olduğu bulunmuş ve infertilite sorunu olan çiftlerde egzersizin haftada 4 saati geçmemesi önerilmiştir.
ÇAYA VE KAHVEYE DİKKAT!
Kafein: Kafeinin fertilite üzerine etkisi son zamanlarda çok araştırılan konulardan biri, ancak sonuçları tartışmalı bir konu. Normal, sağlıklı bir yetişkinde orta düzeyde kafein alımının risk oluşturmadığı belirtiliyor. Ancak, doğurgan çağdaki kadınlar risk grubu kabul ediliyor ve günde 300 mg’ın üstünde kafein önerilmiyor. Günde 7 fincan ve kahve ya da çay tüketiminin doğurganlığı olumsuz yönde etkilediği bildiriliyor.
ALKOL DÜŞÜK RİSKİNİ DE ARTIRIYOR
Alkol: Haftada 7-8 bardak alkolün doğurganlığı belirgin şekilde azalttığı, hatta haftada bir bardak alkol alındığında bile alkol içmeyenlere göre döllenme şansının azaldığı biliniyor. Alkolün yumurtalık fonksiyonunu olumsuz etkilediği ve bebekte kromozom anomali riskini yükselttiği belirtilmekte. Yapılan bir araştırmada haftada 1-5 bardak alkolün fertiliteyi yüzde 100’den yüzde 61’e, haftada >10 bardak ve üzerinin fertiliteyi yüzde 34’e düşürdüğü bulunmuştur. Ayrıca alkolün düşük riskini arttırdığı düşünülmektedir.
![]() |
KOZMETİKLER DE ETKİLİ
Çevresel Zararlı Maddeler: Çevremizde sıklıkla bulunan birçok kimyasal maddenin doğurganlık, gebelik kayıpları ve kusurlu bebek doğurma ile ilişkili olduğu gösterilmiş. Pestisit (tarım zehiri) ve solventlere (temizlik ve yağ çözücü maddeler, boya ve boya çıkarıcılar, yapıştırıcılar ve kozmetikler gibi maddelerde bulunur) maruz kalmanın sperm sayısını yüzde 40 azalttığı belirtiliyor. Yüksek ısı maruziyeti nedeniyle kaynakçılık da sperm sayısında azalma için risk oluşturuyor.
STRES GEBELİK ORANINI DÜŞÜRÜYOR
Stres: Stres hormonlar üzerine, sinir sistemi ve bağışıklık sistemine etki ederek doğurganlığı etkileyebiliyor. Stresin yardımcı üreme teknikleri üzerindeki etkileri oldukça fazla araştırılan konulardan biri. Ancak stres nedenini, düzeyini tanımlamak ve ölçmek zor. Çalışmalar, stresin toplanan yumurta sayısını ve gebelik oranı azalttığını gösteriyor. Yumurta toplama ve embriyo transferi gibi stresli anlarda, adrenalin düzeyi fazla olan kişilerde gebelik oranının azaldığı ve gevşeme/stresle baş etme programlarının gebelik oranlarını yükselttiği şeklinde araştırma sonuçları mevcut.
YAŞ İLERLEDİKÇE DOĞURGANLIK AZALIR
İleri Yaş: Eğitim, kariyer, ekonomik nedenler ve evlilik anlayışındaki değişiklikler gibi faktörlerle son 30 yılda kadınlarda ilk doğum yaşı giderek arttı. İleri yaş da infertilite için önemli bir risk faktörü. Doğurganlık 35 yaşa kadar yavaş bir azalma gösterirken, bu yaştan sonra hızlı bir düşüş gösterir. Benzer şekilde yardımcı üreme teknikleri tedavisinde de, klinik gebelik oranı, transfer edilen embriyo başına canlı doğum oranı anlamlı şekilde azalır.
DOĞURGANLIĞI ARTIRMAK NE KADAR MÜMKÜN?
Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar: Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, tüplerde yapışıklıklara neden olarak infertiliteye yol açabilir. Hazneyi yıkama (vaginal duş) alışkanlığının da enfeksiyon, dış gebelik ve infertiliteye neden olabildiği gösterilmiş.
Sonuç olarak, doğurgan çağdaki kadın ve erkeklerde fertiliteyi olumsuz etkileyen birçok değiştirilebilir davranışsal risk faktörü bulunuyor. Fertilite ile ilgili bu risk faktörlerinin, özellikle de yaşam biçimlerine bağlı ve değişime uygun olan faktörlerin farkında olmak önem taşıyor. Çoğu kadın bu risklerin farkında olmayabilir ya da yanlış bilgi sahibi olabilir. Çiftler, sigarayı bırakma, alkol içmeme, kafeini azaltma, stresle başa çıkma, kilo verme gibi önlemlerle tedavi sonucunu olumlu yönde etkileyebilir.”
İSTANBUL – Uzmanlara göre, korunmasız cinsel ilişki enfeksiyon, üreme yeteneğinin kaybı, kanser ve hatta ölümle sonuçlanabilir.
Cinsel yolla yüzlerce hastalık ajanının bulaşabileceğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Opr. Dr. Banu Bingöl Günenç, bu hastalıklardan bazılarını şöyle sıraladı:
“Gonore, yani bel soğukluğu, sifiliz, yani frengi, klamidya, mikoplazma, üreoplazma gibi bakteriyel hastalıklar, trikomonas, vajinit gibi protozoan enfeksiyonları, hepatit B, hepatit C, AIDS, HIV ve HPV gibi virütik hastalıklar cinsel yolla bulaşan hastalıkların en belli başlılarıdır. Ancak belirttiğimiz gibi cinsel yolla yüzlerce enfeksiyon ajanı bulaşabilir.”
Genital enfeksiyonların her zaman belirti vermeyebileceğini söyleyen Opr. Dr. Günenç, “Bazı enfeksiyon ajanları kötü kokulu, yeşil-sarı renkte vajinal akıntı yapmakla birlikte, bazen çok hafif bir kaşıntı dışında hiçbir semptom vermeyebilir. İlerlemiş vakalarda ise ateş ve kasık ağrısına neden olabilir. Bu belirtiler görüldüğü zaman hemen bir jinekolojik değerlendirme yapılması gerekir” şeklinde konuştu.
ENFEKSİYONLAR KISIRLIK NEDENİ
Cinsel temas yoluyla bulaşan klamidya enfeksiyonları kadınlarda kokusuz sarı renkli akıntı, adet dönemi ortasında kanama ve cinsel ilişki sırasında kanama belirtileri verebileceği gibi, kimi zaman hiçbir bulguya yol açmayabiliyor. Bu durum, daha tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Çünkü hastalık ilerleyerek tüplerde tıkanıklığa ve kısırlığa neden oluyor.
Erkeklerde ise peniste beyaz renkli akıntıya neden olan klamidya, idrar yaparken yanma ve sızıya yol açıyor.
Cinsel yolla geçen enfeksiyonlardan biri de gonore yani, bel soğukluğu. Kadınlarda bazen hiç belirti vermeyen hastalık, bazen de vajinal akıntı, adet düzensizliği, bel ağrısı gibi şikâyetlerle kendini gösteriyor. Renkli üretral akıntı ve idrar yaparken yanma gibi şikayetler de gonorenin erkeklerde görülen belirtileri.
KALP VE BEYNİ ETKİLEYEBİLİR, ÖLÜME NEDEN OLABİLİR
Frengi yani sifilis enfeksiyonu ise erken dönemde tedavi edilmezse kalp ve beyin gibi hayati organları etkileyerek ölüme neden olabiliyor.
HPV yani Human Papilloma Virüs, ‘insan siğil virüsü’ olarak da biliniyor. Cinsel ilişkiyle bulaşan virüs, vajinal ortamda ve dış genital sistemde siğillere neden oluyor. HPV enfeksiyonu cinsel ilişki ile geçen hastalıklar içerisinde en sık gözlenen viral hastalık olarak değerlendiriliyor. HPV kadınlarda rahim ağzı, vajen ve vulva kanserlerine neden oluyor. Erkeklerde ise penis ve anüs kanserine yol açan HPV enfeksiyonunun bazı durumlarda yemek borusu kanserine de neden olduğu belirtiliyor.
Genital enfeksiyonların uzman bir jinekolog tarafından değerlendirildikten sonra antibiyotik ve antifungal yani, mantar giderici ilaçlarla tedavi edildiğini belirten Dr. Günenç, cinsel yolla bulaşan ve çok ciddi sonuçlar doğurabilen HPV ile ilgili merak edilen diğer soruları ise şöyle yanıtladı:
HPV’nin hangi tipleri siğil, hangi tipleri kanser yapar?
Human Papilloma Virüsün 200 kadar tipi mevcuttur ve vücudun çeşitli bölgelerinde enfeksiyon yapmaktadır. 80 kadar tipi genital bölgede enfeksiyona neden olur. Bunlar genital siğiller ve rahim ağzı kanserine kadar giden lezyonlardır. HPV tip 6,11 genital siğillerden sorumludur. 16, 18, 31, 33, 35, 51, 52 gibi tipleri de rahim ağzı, vulva ve vajende kanser yapabilir.
Her siğil kanser habercisi olabilir mi?
Genital siğil ve kanser yapan HPV tipleri farklı olmakla birlikte beraber görülme olasılıkları da vardır. Bu nedenle genital siğil saptanan bir hasta, jinekolojik olarak değerlendirilmeli ve düzenli aralıklarla pap smear testi mutlaka yapılmalıdır.
Siğil tedavisi nasıl yapılır?
Bazı topikal kremler küçük boyuttaki siğilleri yok edebilmekle birlikte, yaygın lezyonlarda koterizasyon, yani siğili yakma ve lazer gibi işlemlerle tedavi edilir.
HPV aşısı kimlere yapılır?
HPV aşısı rahim ağzı kanserinin en sık etkeni olan HPV tip 16,18 ve genital siğillere (HPV tip 6,11) karşı geliştirilmiş bir aşıdır. 9 yaşından itibaren tüm kız çocuklarına koruma amaçlı uygulanabilir. Çok partnerli olmayan kadınlarda 45 yaşına kadar uygulanabileceği de kabul edilmektedir.
Erkeklere HPV aşısı uygulanabilir mi?
Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, bu aşının erkekler üzerinde etkinliği gösterilemediğinden, erkekler üzerinde kullanımı henüz yoktur.
KORUNMASIZ CİNSEL İLİŞKİNİN SONU NEREYE VARIR?
Cinsel yolla bulaşan hastalıkların sadece kadın veya erkek için değil, anne karnındaki bebek için de çok ciddi sonuçlar doğurabileceğini vurgulayan Dr. Günenç, “Tedavi edilmemiş veya tedavisi gecikmiş bir hastada, ateş ve karın içi yaygın enfeksiyon ölümle sonuçlanan bir tabloya kadar gidebilir.
Enfeksiyon kronik ise, tüpleri tıkayarak kısırlık ile sonuçlanabilir. HPV enfeksiyonları rahim ağzı, vulva ve vajina kanseri yapabilir. Gebelik sırasında var olan bakteriyel enfeksiyonlar yenidoğan bebekte menenjit ve ensefalit gibi ciddi hastalıklara yol açabilir. Kısacası, basit görülen bir vajinal akıntı, aslında hayatı ya da üreme yeteneğini tehdit eden bir hastalığa kolayca dönüşebilir. Bu nedenle cinsel yolla bulaşan hastalıklar konusunda dikkatli ve hassas olmak çok önemlidir” dedi.
KONDOMUN KORUYUCULUĞU YÜZDE 60
Op. Dr. Banu Bingöl Günenç, cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlardan korunmak için neler yapılması gerektiğini ise şöyle özetledi:
“Öncelikle kondom kullanımı şart olmakla birlikte kondomun bazı enfeksiyonlara karşı koruma gücü azdır. Örneğin prezervatifin rahim ağzı kanseri ve genital siğillere karşı koruma oranı yüzde 60’dır. Ancak yine de kondom kullanmadan ilişkiye girmekten kaçınmak, tek partnerli olmak ve tek partnerli kişiler ile ilişkiyi tercih etmek, vajinal akıntı ve koku değişiklikleri gibi belirtiler görüldüğünde ise hemen bir jinekolojik değerlendirme yaptırmak cinsel yolla bulaşan hastalıklardan korunmada en önemli adımlardır.”
ANKARA – Kadınlarda sık görülen vajinal enfeksiyonlar kaşıntı, yanma hissi, kötü kokulu ve koyu renkli akıntı, idrar yaparken yanma ve cinsel ilişki sırasında ağrıya yol açıyor.
Genital enfeksiyonların kısırlığa da neden olduğunu belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, “”Vajinal enfeksiyonlar, vajinal ortamı da değiştirdiğinden spermin canlı kalma süresini kısaltıyor”" dedi.
Genital enfeksiyonların her zaman belirti vermeyebildiğini anlatan Tıraş, bu nedenle hekim tarafından düzenli muayene yapılması gerektiğini söyledi. Yapılacak testlerle erken dönemde tespit edilen enfeksiyonların genellikle antibiyotiklerle tedavi edildiğini belirten Tıraş, aksi halde ilerleyen enfeksiyon tablosunun üreme organlarında kalıcı hasarlara yol açabileceği uyarısında bulundu ve şöyle devam etti:
“”Cinsel temas yoluyla geçen hastalıklar içerisinde en sık “”Klamidya Enfeksiyonları”" geliyor. Bu enfeksiyonlar, kadınlarda kokusuz sarı renkli akıntı, adet dönemi ortasında kanama ve cinsel ilişki sırasında kanama belirtileri verebileceği gibi, kimi zaman hiçbir bulguya yol açmayabiliyor. Bu daha da tehlikeli sonuçlar doğuruyor. Çünkü hastalık ilerleyerek tüplerde tıkanıklık ve infertiliteye neden oluyor. Erkeklerde peniste beyaz renkli akıntıya neden olan “”Klamidya Enfeksiyonları”", idrar yaparken yanma ve sızıya yol açıyor. Çocuğu olmayan çiftlerin mutlaka Klamidya Enfeksiyonu yönünden değerlendirilmesi gerekiyor. Hastalık tespit edilirse, antibiyotikle tedavi edilebiliyor. Kadınlarda ilerlemiş vakalarda l HSG (Rahim ve tüp filmi) veya laparoskopi ile tüplerde tıkanıklık tespit edilir ise “”tüp bebek”" tedavisi önerilebiliyor.”"
ENFEKSİYON RİSKİNİ ARTIRAN DURUMLARDAN KAÇINILMALI
Prof. Dr. Tıraş, enfeksiyon riskini azaltmak için çok eşlilikten kaçınılması gerektiğini vurgulayarak, yanı sıra vücudun ve yaşanılan çevrenin temizliğine dikkat edilmesi gerektiğini söyledi.
Genital bölgenin temizliğinde aşırıya kaçılmaması ve kimyasallardan uzak durulması gerektiğine de dikkati çeken Tıraş, “”Genital bölgeye deodorant sıkılması, kokulu pedler ve tamponlar kullanılması sakıncalı sonuçlara yol açabiliyor. Yine bu bölgenin nemli kalmaması ve dar kıyafetlerden kaçınılarak pamuklu çamaşır kullanılması da alınabilecek önlemler arasında yer alıyor”" diye konuştu.
ENFEKSİYONLAR DÜŞÜKLERE DE YOL AÇIYOR
Tıraş”ın verdiği bilgilere göre, kadında ve erkekte genellikle hiçbir bulgu vermeyen bu mikroorganizmalar, düşüklere yol açabiliyor. Türkiye”de ne kadar yaygın olduğu bilinmeyen bu enfeksiyonlar, özellikle kuzey ülkelerinde daha yaygın görülüyor. Laboratuar testleri ile tespit edilebilen mikroorganizmalar, antibiyotiklerle tedavi edilebiliyor.
Cinsel temasla geçen en önemli enfeksiyonlardan birini de Gonore (Bel Soğukluğu) oluşturuyor. Kadınlarda bazen hiç belirti vermeyeceği gibi kimi zaman vajinal akıntı, adet düzensizliği, bel ağrısı gibi yakınmalara neden oluyor.
Erkeklerde renkli uretral akıntı, idrar yaparken yanma gibi belirtiler veren bu enfeksiyon, tüplerde tıkanıklık ve yapışıklıklara yol açarak sperm geçişini engelliyor ve kısırlığa yol açıyor.
İnsan siğil virüsü olarak da bilinen HPV ise vajinal ortamda ve dış genital sistemde siğillere neden olarak cinsel birleşmeyi ve dolayısıyla gebeliği imkânsız hale getirebiliyor. Gebelik oluşsa bile aktif HPV taşıyan annelerde, bebeğin sağlığını tehlikeye atmamak için mutlaka sezaryen doğum yapılması öneriliyor.
Frengi (sifilis) enfeksiyonu da erken dönemde tanı alıp tedavi edilmezse kalp, beyin gibi hayati organları etkileyerek yaşamı tehdit edebiliyor.
ANTALYA – Türk Jinekolojik Onkoloji Derneği Genel Sekreteri Doç. Dr. Faruk Köse, cinsel yolla bulaşan hastalıklar arasında sıklıkla karşılaşılan HPV”nin genital bölgede enfekte olduktan sonra temas yoluyla kolayca yayıldığını kaydetti.
Köse, virüsün bir kişiden diğerine bulaşması için tam bir ilişki olması gerekmediğini, virüsün sürtünme yolu ile de bulaşabildiğine dikkat çekti.
Virüsün kuluçka süresinin değişkenliğine işaret eden Köse, bulguların bazen birkaç yıl sonra ortaya çıkabildiğini, bazen ise hiçbir bulgu vermeden vücutta kalabildiğini söyledi. 100 farklı tipi saptanan virüsün 40 tipinin kadın üreme organlarıyla ilgili problem yarattığını, 15″inin ise kansere neden olduğunu kaydeden Köse, bu virüsün neden olduğu kanserlerin yüzde 70″inden 16 ve 18 numaralı HPV”lerin sorumlu olduğunu bildirdi. Doç. Dr. Köse, şunları söyledi:
“”Kadınların yüzde 80″i yaşamlarının bir döneminde HPV ile karşılaşıyor. Yüzde 60″ında virüs kendiliğinden kayboluyor. HPV ile karşılaşan 100 kadından bir ya da ikisi rahim ağzı kanseri oluyor. Rahim ağzı kanseri olan kadınların tamamında HPV saptanıyor. Seksin her türü ile bulaşabildiği için kızlık zarı sağlam olmasına karşın rahim ağzı kanseri olan genç kızlarda rastlanabiliyor.”"
VİRÜS 25 YIL SONRA HASTALIĞA NEDEN OLABİLİR
Hastalığa yakalanan kadınların eşlerinin kendilerini aldattığından şüphelendiğine değinen Köse, şu bilgileri verdi:
‘”Ülkemizde evlilik öncesi cinsel ilişki kadınlar için yasak, erkekler için mecburidir. Erkek elinden tutulur, zorla ilişki kurmaya götürülür. Erkek ilk ilişki kurduktan sonra evlendiği eşine de virüsü bulaştırabilir. Çünkü virüs 25 yıl sonra da hastalığa neden olabilir. Erkek eşine sadık kalmasına rağmen ilk ilişkisi nedeniyle de virüsü bulaştırıp hastalığa neden olabilir. Türkiye”de çok adolesan gebe var. Bu nedenle genç kızlarda HPV görülme oranı yüksek. Virüs ülkemizde daha çok erkeklerden kadına taşınıyor. Aslında erkekler aşılanırsa sorun ortadan kalkar, ama erkekte çok az probleme neden olduğu için sadece Avustralya ve İngiltere”de erkeklerin aşılanmasına izin var. Bu ülkelerde de devlet aşının ödemesini yapmıyor.”"
HPV”nin erkeklerde penis kanserine neden olabildiğini söyleyen Köse, makat ve rektum bölgesinde de kanser vakaları görülebildiğini, gırtlak kanserinin de HPV”den kaynaklandığının tespit edildiğini ifade etti.
Köse, virüsün kadınlarda da rahim ağzının yanı sıra vulva ve vajina kanserine yol açabildiğini vurguladı.
Kanserde erken teşhisin önemine işaret eden Köse, Türkiye”de düzenli jinekoloğa giden kadınların oranının yüzde 23 olduğunu ve bunlardan sadece yüzde 12″sinin rahim ağzı kanserinin erken teşhisine neden olan smear testini sürekli yaptırdığını kaydetti.
LONDRA – Üroloji uzmanı Dr. Geoffrey Hackett, “Sertleşme sorunları olan erkekler viagra alarak paralarını çöpe atıyor olabilir. Çünkü sorunlarının gerçek nedeni düşük düzeyde erkeklik hormonu yani testosteron olabilir” dedi.
İngiliz uzman bu açıklamayı, cinsel sorunların teşhis ve tedavisine yönelik yeni rehberin kamuya tanıtılma kampanyasında yaptı.
Söz konusu rehber Mauritas ve Human Fertility adlı tıp dergilerinde yayınlandı.
Birmingham kentindeki Good Hope Hastanesi”nde görevli olan Dr. Hackett, İngiltere Cinsel Hastalıklar Cemiyeti”nin de eski başkanı.
Dr. Hackett”a göre, erkeklerin doktora başvurma ihtiyacı hissettiği en yaygın sorun, sertleşme sorunları.
DÜŞÜK TESTOSTERON BAŞKA SORUNLARIN HABERCİSİ OLABİLİR
Bu sorunun 40 yaş üstü erkeklerin yüzde 40″ını etkilediğini kaydeden uzman, sertleşme sorunları çeken erkeklerin beşte birden fazlasının da düşük testosterondan muzdarip olduğunu belirtiyor.
İngiliz uzmana göre, testosteron düzeyi erkeklerde yirmili yaşların ortalarında zirveye çıkıyor, ondan sonra da düşüşe geçiyor. Ancak testosteron düşüklüğü başka sağlık sorunlarının göstergesi de olabilir.
Dr. Hackett, viagra aldığı halde istediği sonucu elde edemeyen erkeklerin, doktora başvurmaları gerektiği, asıl sorunlarının düşük testosteron olabileceği kanısında.
İSTANBUL – Amerikan Kalp Vakfı”nın yıllık konferansında sunulan ve bin 700 kişi üzerinde yapılan araştırmada, cinsellikten uzak duranların çoğunlukla doktorlarının bu konuda bilgilendirmediği hastalar olduğu ortaya çıktı.
Araştırmayı yapan Dr. Stacy Tessler Lindau, kalp krizi geçirenlerin cinsel birleşme sırasında ölme riskinin “çok düşük” olduğunu belirtti.
Uzmanlar, kalp krizi geçirenlerin, bir kaç kat merdiven tırmanmak gibi ölçülü biçimde egzersiz yapabildikten sonra cinselliklerini yaşamaya başlamalarının güvenli olduğuna işaret ediyorlar.
İSTANBUL – Yeni Yüzyıl Üniversitesi, cinsel suçlarla ilgili duyarlılığı artırmak için bir çalışmaya imza atıyor. Akademisyenler, hukukçular ve kadın platformu üyeleri tüm toplumu ilgilendiren utanç konusunu, ‘cinsel suç’u tartışıyor.
Uzmanlar, “Cinsel suçlara ilişkin düzenlemeler yeterli mi, cezalar caydırıcı mı, mağdurlara yaklaşım nasıl olmalı, cinsel saldırı veya taciz bir çocuğun ruhunda nasıl izler bırakır?” gibi soruların yanıtlarını arıyor.
Cinsel suçlarda özellikle delillerin doğru değerlendirilmesi ve doğru raporlandırılması üzerine çalışmalar yapan adli bilimler profesörü Ersi Abacı Kalfaoğlu, Türkiye”de kadın ve çocuklara yönelik cinsel suçlarla ilgili kanunların yetersiz olduğunu söylüyor.
“Şu anda tabi ki kanunlar yetersiz, ancak son çalışmalar gösteriyor ki toplumdaki duyarlılık giderek artıyor. Mecliste çalışmaları süren tasarı ve taslaklar var, konuya daha kapsamlı bir yaklaşım olacak diye düşünüyorum. Bilinç düzeyi var, esas önemli olan kapsamlı bir koordinasyondur. Biz de bu koordinasyonun bir parçası olmayı hedefliyoruz.”
CİNSEL SUÇLAR CEZA KANUNUNUN KARA NOKTALARI
Türkiye”de çocuklara yönelik cinsel istismar suçunun cezası 6 yıldan başlıyor ve müebbet hapse kadar çıkabiliyor. Son günlerde Siirt ve Urfa”da yaşanan olayları değerlendiren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi”nden Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Gökhan Oral”a göre, cinsel suçlar, özellikle de çocuklara yönelik cinsel suçlar ceza kanununun kara noktaları.
ÇOCUĞUN İYİ TANIDIĞI BİRİ TARAFINDAN YAPILIYOR
“Ceza kanununun iyi çerçevelendirilmiş olması sebebiyle özellikle pedofili konusu son zamanlarda daha fazla ifade edilir oldu. Konu artık daha ciddi şekilde ele alınıyor ve daha fazla mahkumiyet çıkıyor. Ayrıca polis bu konuda daha dikkatli çalışıyor, aileler de daha bilinçliler. En iyi istatistiklerin tutulduğu ülkelerde bile cinsel suçların görülme oranını söylemek imkansızdır. Çünkü kriminolojide kara noktaların en çok olduğu alan cinsel suçlardır, çocuklara yönelik cinsel suçlar ise kültürel ve toplumsal yapıya göre değişiklik gösteriyor. Bazı kültürlerde tecavüz de karanlık noktadır ve kimseye söylenmez. Ama çocuğun cinsel istismarına yönelik vakaların çok büyük bir kısmı karanlıkta kalıyor. Özellikle de aile içinde olanlar.”
BU TÜR HABERLERİ ÇOCUKLARIN DA OKUDUĞU UNUTULMAMALI
Prof. Dr. Gökhan Oral, çocuklara yönelik cinsel suçlarla ilgili olayların medyada veriliş şekline vurgu yapıyor.
“Zaten oldukça trajik olan bu olayların medyada yer alış biçimini de trajik buluyorum. Çünkü bu haberler herkesin okuması için yapılabilecek haberler değil, bunları çocuklar da okuyor. Yani konunun trajik veya ahlaki boyutunu ele almak farklı bir nokta ama işin kriminolojik boyutuna gelince, o haberlerin veriliş biçiminden rahatsız olduğumu söylemeliyim. Toplumda infial uyandırma var, zaten böyle bir şeyin hangi kültürde olursa olsun infial uyandırmaması mümkün değil.
Ama bu infiali doğru yere sevketmek lazım, yani herkesin kendi etrafına, kendi çocuğuna, kendi yakınına daha iyi göz atıp, bunu bilincini artırmak için kullanması lazım. Yoksa konuşuruz, kapatırız, sonra seri katilleri konuşuruz, seri katiller biter, trafik kazalarını, trafik canavarlarını konuşuruz. O biter, başka birşey konuşuruz, yani buradan gereken dersi çıkartmak çok önemli, gereken ders de şudur: Çocuğa yönelik cinsel saldırı her kültürde, her toplumda, her yaşta, her eğitim düzeyinde ve en iyi korunmuş ailelerde bile mümkündür.”
ÇOCUK RUHUNDA ONARILMAZ HASAR BIRAKIYOR
Prof. Oral, çocuklarda geri dönüşümsüz ruhsal hasarlara neden olan cinsel istismar ve tecavüzü, “En lanetli suç” olarak nitelendiriyor.
“Bu tür saldırılar ne yazık ki daha fazla sıklıkta çocuğun çok tanıdığı birisi tarafından gerçekleştiriliyor. Böyle bir olay ruhsal anlamda çocukta geri dönüşümsüz hasarlar oluşturuyor, telafisi çok güç hasarlar. Belki en büyük suç cinayettir ama çocuğa verdiği hasar bakımından en lanetli suç da budur. “Bu konuda biz ne kadar uyanık ve bilinçliyiz?” Kendimize bunu sormalıyız, “13 yaşındaki çocuk şunu yapmış, 3 yaşındaki çocuğa bu yapılmış” diye tartışmalar zaten yapılıyor ama ben, bilinç düzeyine vurgu yapıyorum ve çocuk hakları bilincinde artış olmasını ümit ediyorum. Devlete de çok önemli görevler düşüyor, devletin bu konuda bir politikası var ama siyasi iradenin sürdürülebilir ve sabit bir duyarlılıkla, çocuklara sahip çıkmak için, çocuk politikası oluşturması çok önemli.”
ANNE-BABALAR NEYE DİKKAT ETMELİ?
Çocuklara yönelik cinsel eğilimi olanların, bu işi çok ustaca yapan ve çocuklar tarafından da çok sevilen kişiler olduğunu belirten Prof. Dr. Gökhan Oral, bu durumun aileler açısından yanıltıcı olabileceğine dikkat çekiyor ve “Çocukların çok sevdiği kişi, en doğru kişidir” gibi bir algılamanın zaman zaman uygun olmayabileceğinin altını çiziyor.
“Ailelerin, bu tür davranışlarda bulunan kişilerle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmaları ve daha uyanık davranmaları önem taşıyor. “Ufak tefek cinsel yaklaşmalar olmuş, bundan ne çıkar?” türünden garip yorumlara varmamaları gerekiyor. Sadece kendi çocuklarını değil, aynı zamanda o civardaki bütün çocukları koruduklarını unutmasınlar ve başka çocukların da başına aynı şeyler gelmesin diye, böyle bir durumda mutlaka adli anlamda yapmaları gerekeni yapsınlar. Aileler, çocuklarını gönderdikleri kamplar, kurslar, okullar gibi çocukların toplu halde bulundukları yerlerdeki ekiplerle daha bilinçli şekilde işbirliği içinde olsunlar. Bu servis şoförü olur, öğretmen olur veya kamp görevlisi olur. Bu tür kişilerle kim sorumluysa onlarla işbirliğini çok daha dikkatli şekilde sürdürsünler.”
TÜRKİYE”DE İLK KEZ “CİNSEL SUÇ KRİZ MERKEZİ”
Cinsel suçlar konusunda Türkiye”nin en önemli eksikliklerinden birinin cinsel suçlar kriz merkezleri olduğunu belirten Yeni Yüzyıl Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi”nden Prof. Dr. Ersi Abacı Kalfaoğlu, Türkiye’de ilk defa ‘Cinsel Suç Kriz Merkezi’ açılacağını söylüyor.
![]() |
“Cinsel suç kriz merkezi oluşturmak ve koordinasyonunu sağlamak için yola çıktık. Çalışmalar sürüyor, bu merkezleri üniversitemizin bünyesindeki hastanelerde açacağız.”
Prof. Kalfaoğlu, bu merkezlerin neden gerekli ve önemli olduğunu ise şöyle anlatıyor:
“Bazen kişiler bir çok nedenden dolayı uğradıkları cinsel istismarı saklamak durumunda kalırlar. Eğer bir mağdur, adli makamlara başvurabiliyorsa, poliste ifadesi alınır ve muayenesi yapılır. Bu muayenenin bir amacı mağdura tıbbi anlamda yardımcı olmak, bir amacı da mağdur üzerinden delillere giderek faile ulaşmaktır. Ülkemizde bu noktada bir aksaklık söz konusudur. Tabii ki insanlar muayeneye götürülüyor, muayene ediliyor. Bu işi de genellikle uzman jinekologlar yapıyor.
CİNSEL SUÇLARLA UĞRAŞAN ADLİ HEMŞİRELER GELİYOR
Ancak teknoloji sürekli gelişiyor, deliller üzerinden faile ulaşma bilgileri sürekli yenileniyor. Bu nedenle konusunda uzman dahi olsa hekimlerin, şu anda bizim ihtiyacımızın ne olduğunu bilmeleri mümkün olamıyor. Bu nedenle çeşiti şekillerde bizim delilerimiz kayboluyor.
Eğer bir ekip çalışması gerçekleştirebilirsek, muayeneyi yapan hekim, yardımcı personel ile desteklenirse, mesela yanında bir adli hemşire bulunursa bu son derece yararlı olur.
Böyle hemşireler hekime destek verirlerse, hem delil kaybı olmaz hem de mağdur tekrar tekrar muayene olmak zorunda kalmaz. Çünkü bu durum sık karşılaşılan bir sorundur. Eğer yeterli delil toplanmazsa veya doğru muayene yapılmazsa mağdur tekrar muayeneye çağrılıyor. Taktir edersiniz ki bu çok travmatik bir prosedürdür. Bu nedenle amacımız; tek muayene ile mağdurun rehabilitasyonunu yapmak ve muayeneden elde edilecek materyali delil haline getirip, inceleyerek faile ulaşmak üzere rapor düzenlenmesini sağlamaktır.”
DELİLLERİN YOK OLMAMASI İÇİN…
Özetle, cinsel suç kriz merkezleriyle delilleri toplayacak hekim ve hemşirelerin uzmanlaşması, cinsel suçların bir an önce sonuca ulaşması ve sürecin uzamaması hedefleniyor.
“Bu durum zaten bizim hukuksal ve sosyal sorunumuzdur, bu konuyla ilgili problem yaşadığımızı çok iyi biliyoruz. İşte bu nedenle biz bu yola çıkmış bulunuyoruz. Biz uzmanları uzmanlaştırmayacağız, böyle bir durum yok, çünkü jinekologlar zaten uzmandır. Ancak biz, alanımızla ilgili olarak onları bilgilendireceğiz ki onlar kendi meslekleri dahilinde bizim için yararlı ve gerekli olan materyalleri en doğru şekilde toplayabilsinler.”
SİSTEM RAHATLAYACAK, DAVALAR UZAMAYACAK
Prof. Dr. Ersi Abacı Kalfaoğlu, Cinsel Suç Kriz Merkezlerinin, Adli Tıp Kurumu”nun yükünü de hafifleteceğini, ancak bunun için merkezlerin yaygınlaştırılması gerektiğini söylüyor.
“Bu, büyük ölçüde Adli Tıp Kurumu”nun işini de hafifletecek bir mekanizmadır. Ancak bu mekanizmanın sadece Yeni Yüzyıl Üniversitesi”nde kurulması kesinlikle çözüm değildir.
Bunun çok yaygınlaştırılması ve bütün devlet hastanelerinde var olması gerekiyor. Biz bu sempozyumda bunu da tartışıyoruz. Yani cinsel suç kriz merkezi, Türkiye”de öncü olacak ve ülkemizde tüm devlet ve özel hastanelere yayılacak, hedefimiz budur.”
İSTANBUL – Kısırlık yani infertilite, 1 yıl boyunca düzenli ve yeterli sayıda korunmasız cinsel ilişkiye rağmen gebeliğin gerçekleşmemesi olarak tanımlanıyor. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre, çiftlerin yüzde 8 ile 10″unda kısırlık sorunu bulunuyor.
Kısırlığa neden olan faktörleri ve tedavi seçeneklerini anlatan Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Burcu Kardeş Arslan, “Bunun anlamı dünya çapında 50 ile 80 milyon insanın kısırlık sorunuyla karşı karşıya kaldığıdır” diyor ve ülkemizde de kısırlık oranının dünya ortalaması ile aynı olduğunu söylüyor.
“Gebelik için öncelikle yumurta gelişiminin düzgün olması, yumurtlamanın gerçekleşmesi, yumurtanın tüplerden geçerken sperm ile döllenmesi ve oluşan gebelik ürününün, yani embriyonunun rahim içine gelerek yerleşmesi gerekir. Bu olaylardan birinde problem olması gebeliği engeller” diye konuşan Arslan, kısırlıkta erkeğe ve kadına ait nedenlerin eşit oranda dağıldığını belirtiyor.
YÜZDE 15″İNDE NEDEN BULUNMUYOR
“Çocuk sahibi olamayan ailelerin 1/3’ünde erkekte sorun varken, 1/3’ünde kadında sorun saptanmaktadır. Geri kalan 1/3’te ise her ikisinde de problemler mevcuttur. Ancak hemen söylemek gerekir ki infertil çiftlerin yaklaşık yüzde 15’inde kesin neden saptanamamaktadır ve bu hasta grubu açıklanamayan kısırlık olarak adlandırılmaktadır.”
DOĞURGANLIĞIN EN ÜST SEVİYEDE OLDUĞU YAŞLAR
Kısırlıkta kadına ait nedenlerin başında, eğitim hayatının uzaması ve iş yaşamı nedeniyle kadınların hamile kalma yaşlarının gecikmesi gösteriliyor. Jinekologlar, modern yaşamın doğurganlık üzerindeki en önemli ve olumsuz etkisinin bu olduğu görüşünde birleşiyor. 25 ile 27’li yaşlarda maksimum seviye olan doğurganlık, 32 yaşından sonra inişe geçiyor. Biyolojik saat ilerledikçe kadının gebe kalma şansı giderek azalıyor, çünkü yaş ile birlikte yumurta sayısı azalıyor ve kalitesi de düşüyor.
Yumurtlama bozukluklarının kadında en sık görülen infertilite nedeni olduğunu vurgulayan Dr. Arslan, kadında kısırlığa neden olan diğer faktörleri; yumurta kanallarının (fallop tüpleri) tıkalı olması, rahim (uterus) ve kanalların doğumsal anormallikleri, iyi huylu rahim urları (miyomlar) ve uterus içi yapışıklıklar olarak sıralıyor ve şöyle devam ediyor:
ERKEK KISIRLIĞININ EN ÖNEMLİ NEDENİ: VARİKOSEL
Bu yazının kategorisi: Cinsellik,Doğum,Gebelik,Hastalıklar,Kilo Verme,Sağlıklı Beslenme


Geri izle