Farkındalar ama bir şey yapmıyorlar
February 26th, 2011
Türkiye”de kadınların yüzde 85″i meme kanserinde erken teşhisin öneminin farkında ama yüzde 64″ü bu anlamda hiçbir önlem almıyor.

ANKARA – Üniversite hastanelerinde uygulanmaya başlayan performans sistemini protesto eden Ankara”daki tıp fakültelerinde görevli asistan doktorlar iş bıraktı.
Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi”nin tıp fakültelerinde çalışan asistan doktorlar ve onlara destek veren öğretim üyeleri, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi kampüsünde toplandı.
“”Dikkat sağlığınız tehlikede”" pankartı ile “”Puanları Mario toplasın hekimler değil”", “”Sıradaki 100. hasta olmak ister misiniz”", “”Müşteri değil hasta, işletme değil hastane”", “”Hastaların karşısında değil yanındayız”" yazılı dövizler taşıyan grup, “”Tüccar değil hekimiz”", “”Holding değil tıp fakültesi”" şeklinde sloganlar attı.
Eyleme destek veren Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova, üniversiteye önce asistan sonra uzman ve öğretim üyesi olarak 25 yıla aşkın bir süredir hizmet verdiğini söyledi.
Hekimlerin hizmet alanının insan olduğunu vurgulayan Akova, “”Bizler, her koşulda her kim olursa olsun insanlara yardım edeceğimize, bize öğretilenleri hastalarımızın sağlığı için kullanacağımıza yemin ederek göreve başlarız. Bunun bir başka örneği olan meslek yok”" dedi.
Üniversite hastanelerinin, içinden çıkılmaz derdi olan pekçok hasta için son durak olduğu kaydeden Akova, “” Başka bir değişle, performans açısından karlı sayılmayacak müşterilerin, sevk edildikleri kurumlarız bizler. O yüzden ticari işletme olarak karlılığımız hep düşük, hep zarardayız”" diye konuştu.
Asistan doklarlar adına yapılan açıklamada ise asistan dokların, 7 gün 24 saat görev başında olan, sağlık sisteminin yükünü sırtlayan hekimler olduğu ifade edildi.
Üniversite hastanelerinde de bu ay itibariyle performans sistemine geçildiği hatırlatılan açıklamada, bu sistemin her hastaya puan gözüyle bakmak anlamına geldiği savunuldu.
Açıklamada, performans sisteminin hastalara zarar verdiği ileri sürülerek, hekimlerin tüccara dönüştürülmeye çalışıldığı iddia edildi. “”Hekimlik tüccarlık değildir”" denilen açıklamada, performans sisteminin ağır hastalıkları da göz ardı ettiği öne sürüldü.
Sistemin, sağlık harcamalarını artırdığı iddia edilen açıklamada, sistemin tıp fakülteleri için iki kat zararlı olduğu savunuldu.
Asistan dokların performans sistemini reddettiği vurgulanan açıklamada, eylem süresince acil hastalara sağlık hizmetinin verildiği ifade edildi.
Eylemde asistan doktorlar “”Sözlerimi geri alamam”" adlı şarkıya klip çekti. Asistan doktorların eylemi gün boyu sürecek.
ANKARA – Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi”nin tıp fakültelerinde çalışan asistan doktorlar ve onlara destek veren öğretim üyeleri, üniversite hastanelerinde uygulanmaya başlayan performans sistemini protesto etmek için Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi kampüsünde toplandı.
“”Dikkat sağlığınız tehlikede”" pankartı ile “”Puanları Mario toplasın hekimler değil”", “”Sıradaki 100. hasta olmak ister misiniz”", “”Müşteri değil hasta, işletme değil hastane”", “”Hastaların karşısında değil yanındayız”" yazılı dövizler taşıyan grup, “”Tüccar değil hekimiz”", “”Holding değil tıp fakültesi”" şeklinde sloganlar attı.
Eyleme destek veren Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Akova, üniversiteye önce asistan sonra uzman ve öğretim üyesi olarak 25 yıla aşkın bir süredir hizmet verdiğini söyledi.
Hekimlerin hizmet alanının insan olduğunu vurgulayan Akova, “”Bizler, her koşulda her kim olursa olsun insanlara yardım edeceğimize, bize öğretilenleri hastalarımızın sağlığı için kullanacağımıza yemin ederek göreve başlarız. Bunun bir başka örneği olan meslek yok”" dedi.
Üniversite hastanelerinin, içinden çıkılmaz derdi olan pek çok hasta için son durak olduğu kaydeden Akova, “” Başka bir değişle, performans açısından karlı sayılmayacak müşterilerin, sevk edildikleri kurumlarız bizler. O yüzden ticari işletme olarak karlılığımız hep düşük, hep zarardayız”" diye konuştu.
“HASTAYA “PUAN” GÖZÜYLE BAKAN SİSTEM”
Asistan doktorlar adına yapılan açıklamada ise asistan dokların, 7 gün 24 saat görev başında olan, sağlık sisteminin yükünü sırtlayan hekimler olduğu ifade edildi.
Üniversite hastanelerinde de bu ay itibariyle performans sistemine geçildiği hatırlatılan açıklamada, bu sistemin her hastaya puan gözüyle bakmak anlamına geldiği savunuldu.
“HEKİMLİK TÜCCARLIK DEĞİLDİR”
Açıklamada, performans sisteminin hastalara zarar verdiği ileri sürülerek, hekimlerin tüccara dönüştürülmeye çalışıldığı iddia edildi. “”Hekimlik tüccarlık değildir”" denilen açıklamada, performans sisteminin ağır hastalıkları da göz ardı ettiği belirtildi.
Sistemin, sağlık harcamalarını artırdığı iddia edilen açıklamada, sistemin tıp fakülteleri için iki kat zararlı olduğu savunuldu. Asistan dokların performans sistemini reddettiği vurgulanan açıklamada, eylem süresince acil hastalara sağlık hizmetinin verildiği ifade edildi.
Eylemde “”Sözlerimi geri alamam”" adlı şarkıya klip çeken asistan doktorların eylemi gün boyu sürecek.
İSTANBUL – İstanbul”da “”Babıali Toplantısı”"nda konuşan Akdağ, Türkiye”de sağlık alanında da vesayet olduğunu söyledi.
Yavaş gerçekleştirilen hiçbir reformun başarıya ulaşamayacağını belirten Akdağ, bir iş yavaş yapıldığı zaman bazı çıkar çatışmalarının gündeme gelebileceğini ve bunun hizmetin önünü keseceğini, Türkiye”nin bu kısır döngüyü yıllardır yaşadığını, ama kendilerinin hızlı hareket ederek, sağlıkta reformu gerçekleştirdiklerini belirtti.
Akdağ, “”Sağlık alanında halkın esamesi okunmuyordu. Vatandaşa, “Paran varsa hizmet alabilirsin” veya “Sen SSK”lısın, bu hizmetten faydalanamazsın” deniyordu. Bunu değiştirmek ve değişikliği yaparken de halkın isteklerini göz önüne almak gerekiyordu. 1960″lı yıllarda yapılan reformlardan sonra Türkiye”de sağlık alanında neredeyse hiçbir adım atılmadı. Eskiden devlet hastanelerine girerken bir para alınırdı, galoş parası gibi, bunlar şimdi tarihe karıştı. Biz insan odaklı bir dönüşüm gerçekleştirdik”" dedi.
Bakan Akdağ, SSK, Bağkur, Yeşilkart gibi çoklu sistemin karışıklığa neden olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
“”Muayenehaneye karşı değilim, ama muayenehanenin kamuyla birlikte yapılmasına karışıyım. Bir hekim olarak hekimlerin haklarını çok önemsiyorum, ama bunu da hakkaniyetli yapmak lazım. Ancak bazı bölgelerde maaşı çok kötü olan doktorlarımız da var. Onların durumunu da biliyoruz. Uzman bir hekimin maaşının 7 bin, pratisyen bir hekimin maaşının da 3 bin TL civarında olması olağandır.”"
Sağlık Bakanlığı koltuğuna oturduğunda Türkiye”de çok ciddi tıbbi cihaz eksikliği olduğunu bildiren Akdağ, o yıllarda özel sektörün de çok gelişmediğini ve ilaç fiyatlarının da anlamsız bir şekilde belirlendiğini ifade etti.
Akdağ, dünyadaki ilaç fiyatları düşse bile bu anlamsız uygulama nedeniyle Türkiye”de fiyatların düşmediğini, ama gerçekleştirdikleri kapsamlı dönüşüm programıyla ilaç fiyatlarına bir düzen getirdiklerini belirtti.
“”HASTANELERDE REHİN KALMAYI KALDIRDIK”"
Bakan Akdağ, Türkiye”nin sağlık reformunu gerçekleştirmek için bütün çekmeceleri boşalttıklarını ve düzenleyip tekrar yerine koyduklarını bildirerek, şöyle devam etti:
“”Eskiden kamuda hekim seçme şansınız yoktu, ama şimdi var. Hastanelerde rehin kalmayı kaldırdık. Performansa dayalı ek ödeme sistemini geliştirdik. Böylece hekimlerin hastanelerde tam gün çalışmasını sağlayarak, vatandaşın özel muayenehanelere gitme mecburiyetini büyük ölçüde kaldırdık. Acil ve yoğun bakım tedavisini kamu ile birlikte özel hastanelerde ücretsiz olarak vermeye başladık. “Hastayı neden kaçırdın?” diye bir şey vardı. Kaçıran hakkında dava açılırdı, sanki oradaki insanlar gardiyan. Bir kanun bile çıkarmadan bir genelgeyle bunu başardık. Biz aslında hademe bakanlığıyız, zira patron bakanlıklar ekonomiden ve hazineden sorumlu bakanlıklardır. Bizim bir işlem yapmamız için herkesi ikna etmemiz gerekiyor. Ancak herkesi ikna edemediğimiz zamanlarda Başbakanı ikna ettik. Eğer tek parti olmasaydık bugün başardığımız reformları yapmamız çok zor olurdu.”"
AMBULANSTA ÜCRETSİZ HİZMET
Bakan Akdağ, 112″lerin çok geliştiğini, helikopter ve uçak ambulansta ücretsiz hizmet verdiklerini, bu hizmetin dünyanın birçok yerinde ücretli yapıldığını bildirdi. Akdağ, aile hekimliğini tüm illere yaydıklarını, yoğun bakım ünitelerinin sayısını 2002″ye göre 9 kat artırdıklarını ve sektörü cihaz fakirliğinden kurtardıklarını söyledi.
İlaç Takip Sistemini kurduklarını hatırlatan Akdağ, piyasaya sürülen tüm ilaçların bir koda sahip olduğu bu sistem sayesinde bakanlık olarak ilaçları takip edebildiklerini belirtti. Akdağ, sağlık sektörüne yatırılan paranın, bir ülkenin geleceğine yatırılan para olduğunu vurgulayarak, şunları kaydetti:
“SAĞLIKTA DÖNÜŞÜM, VERİMLİ BİR SİSTEM”
“”2002 öncesine göre sağlık alanına 3 misli para aktardık. Bu anormal bir harcama değil, bu harcamaları ülkenin gelişimine paralel olarak yapıyoruz. OECD ülkelerinin bebek ölümünde 30 yılda aldığı mesafeyi Türkiye 8 yılda kat etmeyi başardı. Geçtiğimiz 8 yılda vatandaş memnuniyetinin en arttığı sektör, sağlık sektörüdür. Bunu asayiş takip etmektedir. Evde sağlık hizmetine başladık. 100 bin kişiye bu hizmeti götürüyoruz. Vatandaş, 182 çağrı merkezini arayarak, istediği hastane için istediği doktordan randevu alabiliyor. Yönetici performansı uygulaması, hastane yöneticilerinin aldığı ek ödemeyi yüzde 30 kadar etkilemektedir. Bu da motivasyonu güçlü bir hale getirmektedir. Hükümetimiz sağlıkta kayda değer bir yapısal düzenlemeyi başarmıştır. Sağlıkta Dönüşüm Programı etkin, verimli bir sağlık sistemi oluşturdu. Bu da halkımızın sağlık hizmetlerinden memnuniyetini artırmıştır.”"
İSTANBUL – Diş minesi ve dentinde oluşan renklenmeyi ortadan kaldıran ağartma işlemine Bleaching deniliyor. Dişlerin dış kısımlarında bulunan renklenmeler, bazı özel fırça ve ultrasonik aletlerle temizlenebiliyor.
Dişlerin iç yapısını etkileyen veya dişlerde doğuştan var olan renklenmeler ise ancak beyazlatma uygulamasıyla giderilebiliyor. Diş Hekimi Alper Çıldır, son yıllarda kullanım oranı artan diş beyazlatma yöntemlerini anlattı, merak edilen sorulara yanıt Verdi.
DİŞLER NEDEN RENK DEĞİŞTİRİR?
Yiyecek ve içeceklerde bulunan renklendirici maddeler, diş yüzeyine kolaylıkla tutunabiliyor. Tüketilen yiyeceklerin renklerine bağlı olarak dişlerde de zamanla benzer bir renklenme oluşuyor. Dış kaynaklı renklenmelerin en önemli nedeni, boyar madde içeren yiyecek ve çay, kahve, kola gibi içeceklerin sık tüketilmesidir. Bu şekilde mine yüzeyinde açık kahverengi – siyah renklenmeler görülüyor. Sigara, pipo kullanımı ile daha çok sarımsı kahverengiden siyaha kadar oluşabilen renklenmeler görülebiliyor. Tütün çiğnenmesi ise minedeki mikro çatlaklarda koyu renk oluşumuna ve yumuşak doku hasarlarına neden oluyor. Mikro çatlaklarda oluşan renklenmelerin giderilmesinin hemen hemen imkânsız olduğu belirtiliyor.
DİŞ BEYAZLATMA (BLEACHING) YÖNTEMİ NEDİR?
Diş beyazlatma yani Bleaching yöntemi, çeşitli nedenlerle renk değiştirmiş olan dişlerin renklerini birkaç ton açmak için uygulanan son derece güvenli, kimyasal bir yöntemdir. Diş kliniklerinde veya hekim kontrolünde olmak şartıyla, kişinin kendisinin kolaylıkla evde uygulayabileceği diş beyazlatma yöntemleriyle dişler 2 – 5 ton açılarak, tatmin edici bir beyazlatma elde ediliyor. Dişlerin dış kısımlarında bulunan çay, kahve, sigara gibi etkenler nedeniyle oluşan renklenmeler diş hekimi tarafından bazı özel fırça ve ultrasonik aletler kullanılarak kolayca temizlenebiliyor. Dişlerin iç yapısını etkilemiş olan lekelenmeler veya dişlerde doğuştan var olan renklenmeler ise ancak beyazlatma uygulaması ile giderilebiliyor. Farklı tipte renklenmeler, farklı beyazlatma işlemlerinin uygulanmasını gerektiriyor. Bu nedenle ne tip bir uygulama yapılması gerektiğine diş hekimi ile birlikte karar vermek gerekiyor. Çünkü diş yapısı için en güvenli beyazlatma yöntemine ancak diş hekimi karar verebiliyor.
HEM EV HEM DE OFİS TİPİ VAR
Beyazlatma işlemi ev ve ofis tipi olmak üzere iki şekilde uygulanıyor:
Ev tipi beyazlatma: Ağızdan alınan basit bir ölçü ile kişiye özel hazırlanan ağızlıkların içerisine bir takım jeller konularak yapılan ve kişinin evde rahatlıkla uygulayabileceği bir beyazlatma işlemidir. Bu yöntemle ortalama 5 – 7 günde istenilen beyazlatma sağlanabiliyor. Beyazlatma ajanının ilk gün en az dört saat, ikinci günden itibaren ise 2 – 4 saat arası uygulanması gerekiyor. Tedavi sırasında mümkün olduğunca çay, kahve, sigara, kırmızı şarap, tıbbi gargaralar gibi renklendirici ajanlardan uzak durulması, tedavinin başarısını önemli ölçüde etkiliyor.
Ofis tipi beyazlatma: Diş hekimi kliniklerinde bir saat içerisinde gerçekleştirilen, basit ve ağrısız bir işlemdir. Bu beyazlatma yönteminde yüksek konsantrasyonda beyazlatma ajanı kullanılıyor. Bu sayede çok hızlı bir şekilde dişlerin renginde açılma sağlanabiliyor. Dişlerdeki renklenmelerin derecesine bağlı olarak, istenilen beyazlığa ulaşana kadar bazen beyazlatma işleminin birkaç seans tekrarlanması ve seans aralarında mümkün olduğunca renklendirici ajanlardan uzak durulması gerekiyor.
DİLERİ BEYAZLATMADA LAZER NASIL ETKİ EDİYOR?
Diş hekimliğinin birçok alanlarında olduğu gibi beyazlatma işleminde de “lazer uygulaması” günümüzde oldukça yaygın hale geldi. Beyazlatma işleminin lazer uygulaması ile yapılması hem uygulama süresini kısaltıyor hem de daha etkili ve hızlı sonuçlar alınmasını sağlıyor.
DİŞLER NE KADAR BEYAZLIYOR?
Dişlerin beyazlama derecesi, öncelikle başlangıç renklerine bağlı olarak kişiden kişiye değişiklik gösteriyor. Sarı tonlu dişler kolaylıkla 2 – 6 ton beyazlayabilirken; yeşil ya da gri tondaki dişlerin beyazlaması daha zor olabiliyor. Beyazlatma işleminde yaş da önemli bir faktör. Genç hastalarda, ileri yaşlara göre beyazlatma işleminde daha hızlı ve kalıcı sonuçlar elde ediliyor. Ayrıca çay, sigara, kırmızı şarap gibi renklendirici ajanların hangi sıklıkta tüketiliyor olması da beyazlatma oranını etkiliyor.
BEYAZLATMAYLA OLUŞAN DİŞ RENGİ KALICI MI?
Diş beyazlatma yöntemlerinin uygulandığı hastaların dişlerinin renginde 1 – 3 yıl arasında, çay, sigara, kahve gibi renklenmeye neden olabilen yiyecek ve içeceklerin tüketim sıklığına bağlı olarak, yüzde 50 – 70 oranında geriye dönüş olabildiğini unutmamak gerekiyor. Bunun için ev beyazlatma sistemleri destek olarak kullanılabiliyor veya renklenmenin durumuna göre ofis tipi beyazlatma bir seans daha uygulanabiliyor.
YÖNTEMİ ENGELLEYEN DURUMLAR NELER?
Diş beyazlatma yöntemi, 16 yaşından büyük olan ve dişlerinde mine çatlakları ya da ciddi dişeti çekilmeleri bulunmayan herkese uygulanabiliyor. Diyabet, hipertansiyon, epilepsi gibi sistemik rahatsızlığı olanlara da beyazlatma işlemi güvenle uygulanabiliyor.
YÖNTEM GÜVENLİ Mİ, İŞLEMİN SÜRESİ NE KADAR?
Diş beyazlatma yöntemi son derece güvenli bir uygulama. Önemli olan kişiye uygun beyazlatma yönteminin belirlenip uygulanması. İşlemin uygulama süresi seçilen yönteme ve dişlerdeki renklenme oranına göre değişiklik gösteriyor. Genellikle ofis tipi beyazlatmada iki seans uygulama yeterli oluyor. Ev tipi beyazlatmada da yaklaşık 5 – 7 günde istenilen beyazlığa ulaşmak mümkün oluyor.
Bazı kişilerde beyazlatma sırasında hassasiyet oluyor, ancak bu tamamen geçici bir durum. Beyazlatma sonrasında da 1 – 2 gün süresince çok sıcak, çok soğuk yiyecek ve içecek tüketimi sırasında hassasiyetler görülebiliyor. NaF içerikli jel ya da ağız gargaralarını uygulayarak hissedilen bu kısa süreli hassasiyetleri minimuma indirebilmek mümkün.
BEYAZLATMA YAPARKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER
Kişiye göre en uygun olan beyazlatma yöntemini ve uygulama süresini ancak bir diş hekimi belirleyebilir. Bu nedenle beyazlatma işlemi bir diş hekimi kontrolünde uygulandığı sürece dişlere zarar vermiyor. Ancak uygulama sırasında bazı dikkat edilmesi gereken noktalar bulunuyor:
• Diş minesinde çatlak olanlarda,
• İleri dişeti çekilmeleri bulunanlarda,
• Dişlerin dişetiyle birleşme bölgelerinde çürük ya da aşınma olan kişilerde,
• Dişlerinde bazı antibiyotiklerin kullanımına bağlı olarak gri veya yeşil tonda renklenme olanlarda, • Dişlerinde çürük başlangıçlarının olduğunu gösteren beyaz leke bulunan kişilerde beyazlatma yöntemi uygulanırken çok dikkatli olunması ve doğru konsantrasyonlarda ilaçlar uygulayarak sonuca gidilmesi gerekiyor.
KONYA – Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Müdürü Prof. Dr. Nazmi Zengin, söz konusu araştırmanın Harvard Üniversitesi ile Boston Çocuk Hastanesiyle ortalaşa yapıldığını söyledi.
Anne sütünün hem anne hem de bebek için yararlı olduğunu, hastalıkları azalttığını, herhangi bir nedenle hastalık olduğunda iyileşmesini desteklediğini ifade eden Zengin, “”Annelere 2 yaş dolana kadar bebeklerini emzirmeleri önerilir. Dünya Sağlık Örgütü 6 aylık olana kadar bebeklere sadece anne sütü verilmesini öneriyor. Bu süre içinde verilmesi gereken tek destek demir ve D vitaminidir”" dedi.
Anne sütünün bebekler için mükemmel bir gıda olmasının yanı sıra aynı zamanda onlar için bağışıklık sistemini güçlendiren bir aşı gibi de işlev gördüğünü dile getiren Zengin, anne sütü emen bebeğin daha az hastalandığını, anne sütünün ishalli hastalıklara, solunum yolu enfeksiyonlarına, orta kulak iltihabına, şeker ve astım gibi hastalıklara karşı bebeği koruduğunu bildirdi.
KATI GIDA ŞİŞMANLATIYOR
Zengin, kısa süre önce de ABD’de yapılan araştırma hakkında ise, “”Araştırmada, anne sütü yerine mama ile beslenirken 4 aylık olmadan önce katı gıdalar verilmeye başlanan bebeklerde 3 yaşına geldiklerinde obezite görülme riskinin 6 kat arttığı tespit edildi. Bugün bazı anneler 4 ay dolmadan patates, elma, armut gibi katı gıdaları ezerek bebeklerine veriyor. Bu bebeklerin gelişimi için oldukça zararlı. Sussanna Huh ve arkadaşlarınca 847 çocuk üzerinde yapılan araştırma, anne sütünün bebeklerin sağlığı için ne denli vazgeçilmez bir madde olduğunu açıkça ortaya koyuyor”" değerlendirmesini yaptı.
Emzirmenin anneye de çok sayıda yararı olduğunu dile getiren Zengin, emzirmenin oksitosin hormonunu uyardığından doğumdan sonra rahmin toparlanmasının ve emziren annelerin doğum öncesi aldıkları kiloları vermelerinin daha kolay olduğunun belirlendiğini belirtti.
ANNEDE DEPRESYON GÖRÜLME RİSKİNİ DE AZALTIYOR
Doğum sonrası depresyonun da kadınlarda görülen ve onların en büyük hazzı olan annelik duygusunu yaşamalarını gölgeleyen bir hastalık olduğunu anlatan Zengin, emziren annelerde doğum sonrası depresyon ile meme ve yumurtalık kanserlerinin daha az görüldüğünü dile getirdi.
Zengin, hazır mamaların hem ekonomik hem de sağlık bakımından zararlı olduğunu, bu mamalarda anne sütünde bulunan besinlerin, vitaminlerin ve bağışıklığı güçlendiren maddelerin bir arada bulunmasının mümkün olmadığını sözlerine ekledi.
ANKARA – Uzmanlar, sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrar yapma, idrarda kanama olması, idrarın tam yapılmaması sonucu ağrı ve idrar kaçırılması halinde vakit kaybetmeden hekime başvurulması gerektiği uyarısında bulunuyor.
Selçuk Üniversitesi Selçuklu Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedreddin Seçkin, prostatın, idrar kesesinin altında yerleşmiş ve idrarın mesaneden çıkıp penis içerisinden geçerek dışarıya atılmasını sağlayan, idrar kanalının başlangıç kısmını kalın bir yüzük gibi saran ve salgı üreten bir organ olarak tanımlandığını söyledi.
Erişkinlerde bir kestane büyüklüğünde ve yaklaşık 18-20 gram ağırlığında olan prostatın, ergenlik yaşına kadar fonksiyonel olmadığını belirten Seçkin, ergenlikle birlikte erkeklik hormonu olarak bilinen testosteronun etkisi ile faaliyet göstermeye başladığını anlattı. Seçkin, prostatın erkek üreme sisteminin parçası olan bir salgı bezi olduğunu ve üremeye yardım ettiğini ifade ederek, “”Asıl işlevi meniyi veya er suyunu oluşturan sıvının bir bölümünü salgılamaktır. Prostat salgısının içinde bulunan maddeler, spermin dölleme kapasitesini artırır”" dedi.
Prostatın, idrar yolu enfeksiyonlarına karşı da direnci artırdığını belirten Seçkin, “”Prostat dokusunda yüksek konsantrasyonda çinko vardır. Bu erkeklerin idrar yolu enfeksiyonuna karşı kadınlardan daha dirençli olmasını sağlayan faktörlerden biridir”" diye konuştu.
Seçkin, prostatın vücutta en sık hastalanan organlardan biri olduğunu ifade ederek, en sık prostat iltihabı (Prostatit), prostat irileşmesi (iyi huylu prostat büyümesi) ve prostat kanseri görüldüğünü söyledi.
45 YAŞLARINDA BÜYÜMEYE BAŞLIYOR
Genç yaştaki erkeklerde bir kestane büyüklüğünde olan prostatın, 45 yaşlarında büyümeye başladığını anlatan Seçkin”in verdiği bilgiye göre, iyi huylu prostat büyümesi genellikle prostattaki hücrelerin büyümesi nedeniyle olmayıp, hücre sayısının anormal artışından kaynaklanıyor. Bu büyüme, yaşamın sonuna kadar değişen hızlarda devam ediyor.
50 yaş üzerindeki erkeklerin yüzde 50″sinde, 60-70 yaş arasındakilerin yüzde 65″inde ve 80 yaş üzerindekilerin yüzde 90″ında prostat irileşmesi ile karşılaşılıyor. Prostat büyümelerinin bir kısmı ise kötü huylu (habis) büyüme şeklinde oluyor ve prostat kanseri olarak tanımlanıyor. İyi huylu prostat büyümesi ve prostat kanseri bir arada bulunabiliyor, ancak birbirinden kaynaklanmayan iki ayrı hastalık olarak gösteriliyor.
PROSTAT BÜYÜMESİ, BÖBREK YETMEZLİĞİNE YOL AÇABİLİR
Prostatın, iyi huylu prostat büyümesinin yaşlanmayla birlikte, östrojen ve erkeklik hormonu düzeylerinde görülen değişiklikler, ailesel yatkınlık ve çeşitli büyüme faktörleri nedeniyle geliştiği düşünülüyor, ancak kesin nedeni bilinmiyor.
Prostat bezi, idrar yolu, idrar kesesi ve makata doğru büyüyor. Özellikle mesane boynunda yarattığı tıkanmayla idrar yolunda, idrar kesesinde, böbreklerden mesaneye idrarı taşıyan kanallarda ve böbreklerde patolojik değişikliklere neden oluyor. Büyüyen prostat kitlesinin yaptığı basıyla, idrarın son çıkış kanalının normal şekli bozulabiliyor ve bu kitle mesane çıkışında tıkanmaya neden olarak mesanede mesane kası anormal gelişiyor, Hücre ve odalar dışarı doğru bombeleşme ve taş oluşumu görülebiliyor. Daha sonra idrarın boşalamamasına ve idrar kesesi içinde basınç artışına bağlı olarak, üreterler ve böbreklerde genişleme ile böbrek dokusunda harabiyet ve böbrek yetmezliğine kadar gidebilecek sorunlar ortaya çıkabiliyor.
BU BELİRTİLERE DİKKAT
Prostat büyümesi, idrar akımının yavaşlaması ile kendini gösteriyor. Ayakta veya oturarak idrar yaparken ileriye doğru idrarını yapamama, idrarın kesik kesik gelmesi, idrarın damlalar halinde akması, idrarı tam boşaltamama hissi belirtiler arasında yer alıyor.
İdrarın hemen gelmemesi ve bir süre beklenilmesi, idrar yapma yavaşladığı için idrar yapma süresinin uzaması, sık sık idrara çıkma, gece uykudan uyanıp idrarını yapma, idrarda kanama olması, idrarın tam yapılmaması sonucu böbreklere kadar varan bir idrar durgunluğu ve bu nedenle böğüre vuran ağrı, idrar kesesinin çok şişmesi halinde karın alt tarafında şişkinlik, bu bölgeye bastırıldığında idrar kaçması, ani idrar yapma hissi ve idrar kaçırma de hastalığın bulguları olarak gösteriliyor.
FİZİK MUAYENE ÖNEMLİ
Prostat büyümesi tanısı konulabilmesi için ilk olarak hastanın şikâyetleri sorgulanıyor. Ardından makattan parmakla muayene yapılıyor. Fizik muayene ile çok fazla bilgi ediniliyor. Prostatın büyüklüğü, şekli, kıvamı, simetrisi ve kitle varlığı değerlendiriliyor.
Prostat büyümesi tanısı için ürolog öncelikle makattan parmakla muayene yapıyor. Tüm gelişmiş tanı metotlarından üstün olan bu muayenenin mutlaka yapılması gerekiyor. Özellikle iyi huylu prostat büyümesinin kanserle ayırıcı tanısında fayda sağlıyor. Ultrasonografi ve PSA tetkikleri parmakla muayene ile koordine edildiğinde daha anlamlı sonuç veriyor.
Uluslararası prostat şikâyeti değerlendirmesi yapılıyor. Bu değerlendirme, hastaya sorulan ve hasta şikâyetlerinin şiddetine göre derecelendirilen sorulardan oluşuyor. Bu skorlama tüm dünya çapında hastaların, tedavi öncesi ve sonrası değerlendirilmesinde yaygın olarak kullanılıyor. Değerlendirmede, hastalara şu sorular yöneltiliyor:
İLAÇ VEYA AMELİYATLA ÇÖZÜM BULUNUYOR
“”İdrar yapmak için bekleme, zorlanma var mı? İdrar tazyiki, akış gücü eskiye oranla azaldı mı? İdrarı yaparken, bitinceye kadar, kesik kesik işeme oluyor mu? İdrarını yaptıktan sonra hala daha idrar kesesinde idrar kalmış, tam boşalmamış hissi oluyor mu? Gece idrar yapmaya kaç kere kalkıyorsunuz? Gün boyunca iki saatte ya da daha sık idrara çıkmak gereksinimi duyuyor musunuz? İdrar yapma isteği geldiğinde, tutamama hissi, tuvalete zor yetişme, sıkıştırma sorunu yaşıyor musunuz?”"
İşeme testinde şüpheli bir tıkanıklık halinde cerrahi müdahale düşünülen hastalara sistometri ve basınç-akım ölçümleri yapılıyor. Prostat büyümesinde, ilaç vermeden takip etme veya gözleyerek bekleme, ilaçla tedavi, girişimsel tedavi ile açık ve kapalı yöntemle yapılan cerrahi operasyonlarla idrar yolunun açılması sağlanıyor.
İSTANBUL – Yüksek riskli HPV tipleri rahim ağzı kanserinde görülebilen, kansere yol açan tipler. Rahim ağzı kanserlerine ilişkin çalışmalarda tümör dokularının araştırılması sonucunda hepsinde yüksek riskli HPV bulunduğunu belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Serkan Erkanlı, HPV virüsünü bulaşan herkeste kanser gelişmediğini, başka birtakım faktörlere de ihtiyaç olduğunu söyledi.
Sigara kullanımı, hastanın genetik yapısı, bağışıklık sisteminin durumu, beslenme alışkanlıkları, cinsel partner sayısının fazlalığı gibi risk faktörlerinin, HPV virüsünü kapanlarda kansere giden yolu açabildiğine değinen Doç. Dr. Serkan Erkanlı, “En önemli risk faktörü, kalıcı enfeksiyon haline gelmesi. Genelde bu geçici bir enfeksiyon oluyor. Vücut iki yılda yüzde 90’ını bağışıklık sistemi yardımıyla uzaklaştırıyor, yüzde 10’luk grupta ise HPV kalıcı hale geliyor” dedi.
SMEAR TESTİ NEDEN ÖNEMLİ?
Kanser oluşunca hücreler kontrolden çıktığı için bulunduğu bölgede çoğalıyor, tümör haline geliyor, yeni damarlar ortaya çıkıyor, tümör kendine ortam hazırlıyor, sıçrama potansiyeli oluşuyor. Bulunduğu yerden yakın ve uzak bölgelere sıçrayabiliyor; beyin, karaciğer, karın içinde de yayılabiliyor. HPV; CIN 1, CIN2, CIN3 adı verilen kanser öncesi lezyonlar oluşturuyor. HPV’nin CIN3 aşamasına geldikten sonra yüzde 12-50 oranında kansere dönüştüğünü belirten Doç. Dr. Erkanlı, şunları söyledi:
“Kanser öncesi belirtileri kadınlar kendi kendilerine anlayamaz, bu yüzden servikal kanser tarama programlarının uygulanması gerekiyor. 21 yaşından itibaren ya da ilk cinsel ilişkiden sonraki üçüncü yılda rahim ağzı kanser testlerinin başlaması lazım. Smear testleri sayesinde kanser öncesi lezyonlar tespit edilebiliyor. Kanser lezyonlarının tespit edilip biyopsi alınması sayesinde tanıyı tam anlamıyla koymak mümkün olabiliyor. Smear ile sadece hücreleri değerlendiriliyor. Smear kesin tanı vermiyor, bir nevi erken uyarı sistemi gibi çalışıyor.”
Kanser öncesi oluşumların tanısı için kullanılan bir başka yöntem ise kolposkopi. Rahim ağzından her an dökülen hücreler var. Rahim ağzını 30 kat büyütüp, hücreler özel boyalarla boyanıyor ve rahim ağzı damarları, lezyonları görünür hale getirilip şüphe alanlarından örnekler alınması mümkün oluyor.
Her smear anormalliğinde kanser çıkacak diye bir kural olmadığını vurgulayan Doç. Dr. Serkan Erkanlı, “Daha detaylı araştırma yapıldığında tanısını biyopsi ile koyabiliyoruz. Biyopsi ile koyduktan sonra çıkan sonuca göre doku anormalliğini ortaya çıkarmış oluyoruz. Yüzde iki oranında kanser de çıkabiliyor. Daha ileri lezyonlarda ara kanamalar, ilişkiye bağlı lekelenme tarzı kanamalar, durup dururken kanamalar olabiliyor. İlerleyince ağrı görülebiliyor. Ağrının akıntı ve enfeksiyonlar gibi başka nedenleri de var. Aynı şekilde bacağa vuran ağrılar da olabilir ancak bu rahim ağzı kanserinin mutlak belirtisidir diyemeyiz. Anormal kanama varsa, ağrı varsa muayene olmak lazım” diye konuştu.
AŞILARIN 4 YILLIK SONUÇLARI ÇIKTI
HPV’ye karşı dünyada kullanılan iki aşı türü var. Biri dörtlü aşı, diğeri ikili aşı olarak biliniyor. Dörtlü aşı HPV’nin 6, 11, 16 ve 18 tiplerine karşı etkili, diğeri ise tip 16 ve 18’e karşı etkili. Aşılarla ilgili çalışmaların klinik sonuçları dört yılı kapsıyor. Doç. Dr. Serkan Erkanlı, aşılarla ilgili son gelişmeler hakkında şu bilgileri verdi:
• Dörtlü aşıyla ilgili 4 yıllık tecrübe var. Yaklaşık 18-20 bin kişilik çalışmalar 2008 ve 2010’da yayınlandı.
• Bu çalışmalar bize gösterdi ki, aşı doğru grupta yapılınca etkinliği çok yüksek, ama bu doğru grubu seçmek lazım. HPV ile daha önce ve o anda enfekte olmayanlar en iyi grup.
• Bunun içinde aşılar cinsel ilişkide bulunmayanlarda daha çok etkili oluyor.
• Bunu da yanlış anlamamak lazım, aşı 11-12 yaşlarında öneriliyor. Bu yaştaki insanlarda aşı yapılınca koruyucu antikorlar daha fazla ortaya çıkıyor.
![]() |
• Erken yaşta yapmak bu ideal grubu gösteriyor. Aşı çalışmalarına bakınca 16-26 yaşlarında yapılmış çalışmalar var. Başlangıçta aşının içinde bulunan tiplerin hiçbiriyle enfekte olmamışlar ve en güzel cevaplar alınmış.
• Kişiye aşı yapılıyor ama kişi unutuyor, kartını kaybediyor, sorduğumuzda aşı tipini bilmiyor, o zaman herhangi biri yapılsa da sorun çıkmıyor. Ama ideali hangi aşıyla başladıysa onunla devam etmesidir.
• HPV aşısı 122 ülkede kabul edilmiş durumda. Türkiye’de de aşıya lisans alınmış.
• Avrupa’da en son çalışmalar 15-44 yaş arasındaki kadınlarda yapıldı. Yetişkin kişilerde de aşının HPV virüsüyle enfekte olmayanlarda daha etkili olduğu saptandı.
• Erkeklerle ilgili çalışmalar var, 15-26 yaş grubunda aşı yapıldığında yüzde 75 civarında koruyuculuk sağlıyor. Siğillere karşı yüzde 100 etkinlik olduğu gösterilmiş. Erkeklerde de izin veriliyor ama rutin olarak önerilmiyor, kadınlarda bu hastalığın yükü çok daha fazla, erkeklerde rutin yapılması gerekiyor demek mümkün değil. Erkek çocuklarına 11-12 yaşında yapılabilir deniliyor.
İSTANBUL – Kozmetik markası Avon Türkiye”nin 15 yıldır sürdürdüğü “”Meme Kanseri ile Mücadele Projesi”" kapsamında gerçekleştirilen “”Avon Meme Kanseri Araştırması”"nın sonuçları, projenin gönüllü sanatçısı Nükhet Duru”nun da katıldığı basın toplantısıyla açıklandı.
Avon Pazarlama Grup Müdürü Çağla Özdoğan, 1992 yılından beri meme kanseriyle mücadele çalışmaları kapsamında 50 ülkede, 725 milyon dolarlık fon oluşturulduğunu söyledi. Türkiye”de ise 2 milyon TL”ye yakın fon topladıklarını vurgulayan Özdoğan, kadınları meme kanseri konusunda bilinçlendirmek, erken teşhisin önemini anlatmak amacıyla bu fon sayesinde birçok kadına ulaştıklarını ifade etti.
Tüm etkinliklerinde kadınlara, kendi kendine muayenenin önemini ve nasıl yapılacağını öğrettiklerini dile getiren Özdoğan, bundan sonraki çalışmalarda da bu konuya odaklanıp meme kanserine karşı kontrolü, daha yaygın hale getirmeyi hedeflediklerini kaydetti.
Özdoğan, araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye”de her 3 kadından birinin ailesinde meme kanseri geçirmiş birinin bulunduğunu, dolayısıyla her 3 kadından birinin hayatının meme kanserinden etkilendiğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:
“”Türkiye”de kadınların yüzde 85″i meme kanserinde erken teşhisin öneminin farkında, ama ne yazık ki yüzde 64″ü meme kanserine karşı kontrol anlamında hiçbir önlem almıyor. Kadınlar meme kanserinin erken teşhis edildiğinde yüzde 68 oranında iyileşeceğine inanıyor. Gerçekte ise erken teşhisle hayat kurtarmak yüzde 90 oranında mümkün. Erken teşhis edildiğinde hastalığın tedavi edilme oranı, düşünülenden çok daha yüksek. Demek ki erken teşhisin önemini anlatmak için daha çok çalışmalıyız. Kadınlar her ne kadar erken teşhisin önemini yüksek oranda farkında olsa da sadece 4″ü meme kanserine karşı kontrol uyguluyor. Kontrol uygulayanların yüzde 72″si kendi kendine muayene yöntemini tercih ediyor.”"
SADECE 4″TE BİRİ DAHA ÖNCE MAMOGRAFİ ÇEKTİRMİŞ
Araştırmaya göre, sosyoekonomik statü yükseldikçe meme kanserine karşı doktora gitme oranın da arttığını vurgulayan Özdoğan, araştırmaya katılan kadınların yüzde 27″sinin daha önce mamografi çektirdiğini beyan ettiklerini kaydetti. Özdoğan, sonuçlara göre meme kanseri konusunda kadınlarda hissedilen en baskın duygunun korku ve endişe olduğunu belirtti.
ERKEN TANI DAHA FAZLA TEŞVİK EDİLMELİ
Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu Başkanı Prof. Dr. Tezer Kutluk da kanserin bir halk sağlığı sorunu olduğunu, şu an dünyada 25 milyon kanserli bulunduğunu ve her yıl yaklaşık 13 milyon kişinin kansere yakalandığını vurguladı.
Meme kanserinin kadınlardaki tüm kanserlerin dörtte birini oluşturduğuna işaret eden Kutluk, dünyada her yıl yaklaşık 1,5 milyon kadına meme kanseri teşhisi konulduğunu ve kadın kanserlerinde birinci ölüm nedeninin meme kanseri olduğunu belirtti. Meme kanserinden iyileşme oranının yüzde 90″ları bulduğuna, buna rağmen Türkiye”de meme kanserinden iyileşme oranının hala yüzde 60″larda kaldığına işaret eden Kutluk, “”Meme kanserinde erken tanının daha fazla teşvik edilmesi gerekmektedir. Korunma, erken tanı ve tedaviyle meme kanseri bir tehlike olmaktan çıkarılabilir”" diye konuştu.
“TOPLUMA İYİ ANLATMAMIZ LAZIM”
Projenin sözcüsü sanatçı Nükhet Duru da güçlü ve sağlıklı bir toplum için kadın sağlığının korunmasının çok önemli olduğunu söyledi.
20 yıldır kadın sağlığıyla ilgili çalışmalarda bulunduğunu anlatan Duru, kendisini bu çalışmalara iten iki önemli olay yaşadığını aktardı.
“”Arkadaşım olan sanatçı ve söz yazarı Çiğdem Talu meme kanserine yakalandı. Geç kalındığı için onu kaybettik. Ben bu olaydan çok etkilendim ve bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim. Sağlıklı anneler sağlıklı nesiller yetiştirebilir. Çiğdem”den sonra çok yakın bir dostuma daha meme kanseri teşhisi konuldu. Erken teşhis edildiği için bu dostumun hayatı kurtuldu. Meme kanseriyle mücadele yollarını topluma ne kadar iyi anlatabilirsek, o kadar çok kadınımız bu hastalıktan kurtulabilecektir.”"
Bu yazının kategorisi: Doğum,Hastalıklar,Kadın Sağlığı,Sağlık Haberleri

Geri izle