Günde bir bardak için!

February 26th, 2011

Amerika’da yapılan araştırma, günde bir bardak sebze suyu içmenin, 2 porsiyon sebze yemekten daha yararlı olduğunu gösterdi.

İSTANBUL – Elinizden arkadaşlarınızın önerdikleri diyet listelerini düşürmüyor, buna rağmen tartıda gördüğünüz sayıdan hiç memnun kalmıyor veya verdiğiniz kiloları kısa sürede fazlasıyla geri mi alıyorsunuz? Siz gün boyunca yarı aç dolaşırken, bazı kadınların hiç diyet yapmadıkları halde uzun yıllar formlarını korumaya devam etmesinin bir sırrı olmalı diye mi düşünüyorsunuz? Haklısınız! Onlar, zayıf kalmalarını sağlayacak sırlara sahipler. Beslenme ve Diyet Uzmanı Burcu İnce de zayıf kadınların sırlarını şöyle sıralıyor:
1. Az ancak sık besleniyorlar: Metabolizmalarının iyi çalışması ve şeker dengesinin kurulması için aç kalmamaya ve az beslenmeye özen gösteriyorlar. Bunun için günde 3 ana öğün 3 ara öğün besleniyor, böylece hem aç kalmadan, hem de metabolizmanın daha hızlı çalışmasını sağlayarak, kilo kontrolünü sağlayabiliyorlar.
2. Düşük kalori beslenme programı takip ediyorlar: Yağlı besinlerden uzak durmaya ve çok kalorili besinlerle karınlarını doyurmamaya dikkat ediyorlar. Çünkü biliyorlar ki bu tür besinler içerdikleri yüksek kalorinin yanı sıra yağ ve karbonhidrat miktarının fazlalığından dolayı çabuk acıkmalarına ve açlık krizleri geçirmelerine neden oluyor.
3. Düşük glisemik indeksli besinler tercih ediyorlar: Patates, pirinç pilavı, beyaz ekmek, çay şekeri ve bal gibi kan şekerini hızlı yükselten ve ani iştah artışına neden olan yüksek glisemik indeksli besinlerden kaçınıyorlar. Bunun yerine kan şekerini hızlı yükseltmeyen ve tok tutan tam buğday, tam çavdar ekmeği, bulgur pilavı ve meyve gibi düşük glisemik indeksli besinleri tercih ediyorlar.
4. Besinlerin pişirme şekline dikkat ediyorlar: Kızartmaları ayda 1 veya 2 kez ile sınırlandırıyor, bunun yerine haşlama veya fırında pişirme şekillerini tercih ediyorlar. Patates kızartmasını çok sevseler de, baharatlandırarak fırında elma patates şeklinde hazırlıyorlar.
5. Yemekten önce çorba veya salata tüketiyorlar: Yemekten önce yenen çorba veya salata açlık hissini azaltarak, ana yemeğin daha az yenmesini sağlıyor. Onlar da bu kurala mümkün olduğunca uymaya çalışıyorlar. Tabii ki yenilen çorbanın içeriği de önem taşıdığını biliyor, düşük kalorili olanlarını yiyorlar.
6. Atıştırmak için düşük kalorili besinler yiyorlar: Hem açlık şikâyetlerinin sonlanması hem de doygunluk sağlanabilmesi yemek aralarında acıktıklarında kalori değeri çok düşük olan sebzeler ve salata tüketiyorlar.
7. Dışarıda yemek yerken dikkatli oluyorlar: Davetlerde veya iş yemeklerinde; ızgara balık, tavuk, köfte veya yağsız et gibi seçenekleri, salata gibi düşük kalorili besinlerle birleştirerek hafif menüleri tercih ediyorlar.
8. Bol bol su içiyorlar: Vücudu bir kap gibi düşünürsek, bunun yüzde 60-70’ini su oluşturuyor. Su içmeye önem verilmediği takdirde ise vücuttaki yağ miktarı artabiliyor. Onlar da bunu önlemek için günde 10-12 bardak su içmeyi asla ihmal etmiyorlar.
9. Dengeli besleniyorlar: Her besin grubunu eşit olarak tüketiyorlar. Günlük öğünlerinin; et, balık, tavuk veya kurubaklagil gibi protein grubundan, süt ve süt ürünlerinden, tahıl grubundan ve sebze-meyveden oluşması gerektiğini çok iyi biliyorlar.

10. İçeceklerin kalorilerini göz ardı etmiyorlar: İçeceklerin kalori yönünden besinler kadar tehlikeli olduğunu biliyorlar. Bu nedenle içeceklerin üzerinde yazan kalorileri dikkate alıyor ve alkolden mümkün olduğunca uzak duruyorlar. Asitli ve enerjisi olmayan içecekleri de besinlerin sindirilme hızına etkisi olacağı için çok sık tercih etmiyorlar. Çünkü bunlar besinlerin emilimini hızlandırdığı için çabuk acıkmaya yol açıyor.
11. Düzenli spor yapıyorlar: Düzenli olarak spor yapmak kilo vermenin yanı sıra sıkılaşmaya ve formda kalmaya yardımcı oluyor. Zayıf kadınlar da ne kadar yoğun olurlarsa olsunlar, haftanın birkaç günü spor yapmayı asla ihmal etmiyorlar.
12. Haftada bir tartılıyorlar: Fazla kilolardan kurtulduktan sonra vücut ağırlığının düzenli takip edilmesi gerekiyor. Onlar da haftada veya 15 günde bir, aynı saatlerde tartılarak kilolarının kontrolünü sağlayabiliyorlar.
İZMİR – Ceyhun Balcı, nişasta bazlı şekerin sağlığa zararlı olduğu yönündeki iddialara ilişkin, “”Glisemik indeksi artan gıdaların tüketiminin artması 8 milyon şeker hastasına yenilerinin eklenmesini getirecek, fruktoz yağa dönüştürülerek “obezite” sorununa fazlasıyla yol açmış olacaktır”" dedi.
İzmir Tabip Odası, Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi ve Gıda Mühendisleri Odası Ege Bölge Şubesi tarafından, “”Fruktoz ve nişasta bazlı şekerlerin insan sağlığını olumsuz yönde etkilediğine”" yönelik iddialara ilişkin ortak basın toplantısı düzenlendi.
İzmir Tabip Odası Genel Sekreteri Balcı, hem Avrupa Birliği hem de Türkiye”nin gıda mevzuatına göre yüksek fruktozlu mısır şurubunun “”şeker”" kapsamında olduğunu hatırlatarak, her ne kadar şeker pancarı fruktoz içerse de, “”nişasta bazlı şeker”" (NBŞ) olan mısır şurubu kökenli fruktozun önde gelen sakıncasını, sindirim sistemi yoluyla hızla emilmesi, ani ve aşırı bir insülin salgısına yol açması olarak gösterdi.
Balcı, kana karışan gıdaların insülin üzerindeki etkisi yani “”glisemik indeksi”" yükseldikçe gıdaların sağlığa zararlı olmaya başladığına işaret ederek, “”Hekimlerin penceresinden bakıldığında fruktoz kotalarının artırılması ve buna bağlı olarak da fruktoz tüketiminin patlaması, hiç de uzak olmayan bir gelecekte önemli sağlık sorunlarına yol açma potansiyelindedir”" dedi.
Balcı, mısır şurubunun şeker kaynağı olarak kullanılmasının bir başka sakıncasını da Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) olarak gösterdi. Mısırın, soya, pamuk ve kanola ile GDO olma potansiyelinin yüksek olduğunu belirten Balcı, oysa Türkiye”de yaygın olarak tarımı yapılan ve üretiminde dünyada 4. sırada bulunan şeker pancarında GDO riskinin bulunmadığını söyledi.
Balcı, şeker pancarı üretiminde Türkiye”nin çok daha gerisinde olan AB ülkelerinde 2010-2011 dönemi için planlanan Nişasta Bazlı Şeker (NBŞ) kotalarının yüzde 6,5 olduğunu kaydederek, Türkiye”de ise Şeker Yasası ile şeker üretiminin yüzde 10″unun NBŞ”ye ayrıldığını, bu kotanın sürekli artırılarak bugün yüzde 15″e eriştiğini anlattı.
Türkiye”nin şeker pancarını tümüyle iç üretimle karşılayabildiğini, NBŞ için ihtiyaç duyulan 500 bin ile 1 milyon ton mısırın ithalatla sağlandığını aktaran Balcı, “”Türkiye”nin ihtiyacı olmamasına rağmen NBŞ kotasını yükseltmesi akıl ve mantıkla açıklama olanağı yoktur”" dedi.
“”MISIR ŞURUBUNDAN ÜRETİLEN ŞEKERE MUHTAÇ DEĞİLİZ”"
Ziraat Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Başkanı Ferdan Çiftçi de bir tarım ve endüstri kolu olmasının yanı sıra kurulduğu bölgelerin ekonomik ve sosyal yaşamını önemli ölçüde yükselten şeker pancarı üretimi ve şeker endüstrisinin zayıflatılmasının hem insan sağlığına hem de tarım ve sanayi başta olmak üzere ülke ekonomisine zarar vereceğini söyledi.
NBŞ kotasının artırılmasının Türkiye şeker pancarı üretimini yüzde 15-20 oranında olumsuz etkilediğine dikkati çeken Çiftçi, Türkiye”nin tütün üretiminde yaşadığı sorunu şekerde de yaşayacağını, hatta şekerin tütüne göre daha temel ihtiyaç maddesi olduğu göz önüne alındığında sorunun daha da büyük olduğunu ifade etti. Çiftçi, “”Şekeri üretemiyoruz da mısır şurubundan üretilen şekere muhtaç değiliz”" dedi.
NBŞ”de bir başka sorunu “”nişastanın ayrıştırılmasında kullanılan bakterilerin de GDO”lu olması”" olarak gösteren Çiftçi, şeker pancarı ekim alanlarının bir başka özelliğinin orman alanlarına göre 2 kat daha fazla oksijen yayması olduğunu ifade etti. Çiftçi, şeker fabrikalarının özelleştirilmesi ve çok uluslu şirketlerin Türkiye”de faaliyetlerinin artmasıyla hem tarım hem de şeker sanayi açısından daha büyük sorunların yaşanacağına dikkati çekti.
İSTANBUL – Gıda Güvenliği Derneği (GGD) Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Nerman Gökçe, gıda güvenliğinin sağlanması için tarımda çalışan kadınları bilinçlendireceklerini belirterek, “”Böylece oluşturulacak duyarlılık ve gıda güvenliği bilinci, toplumumuzun temelinden başlanarak sahiplenilir, kalıcı olur ve yeni nesillere aktarılabilir”" dedi.
Gökçe, gıda güvenliği konusunun tüketiciyi korkutmak için değil, güvenli tüketime yöneltmek için ele alınması gerektiğini söyledi. Güvenliği sağlanmamış gıdanın muhatabının kim olduğu konusunun net olmadığını ifade eden Gökçe, tüketicilerin bilinçli olmasının ürünün sağlığa uygunluğunun ön şartı olduğunu kaydetti.
Gökçe, karmaşık ve kontrolü zor görünen gıda güvenliği sorununun, tarımda çalışan kadınlardan hareketle, tüm kadınlar üzerinden el birliği ile çözülebileceğini belirterek, “”Uluslararası çalışma örgütü verilerine göre, Türkiye”de nüfusun yarısını oluşturan 35 milyon civarında kadının yüzde 27,7″si çalışmakta, bunun da yüzde 66,3″ü tarımla uğraşmaktadır. Yani kadınların 6,3 milyonu ilk üretim noktasındaki tarım alanından tüketim noktasındaki mutfağa kadar tüketilecek gıdayla iç içe”" diye konuştu.
Tarımla uğraşan kadınların, gıda güvenliği sağlanmış ürünlerin elde edilmesi için bilinçlendirileceğini kaydeden Gökçe, şöyle devam etti:
“”Eğer, üretimin sağlıklı tüketime dönüşmesinde bilinç yaratmaya tarımda çalışan kadınlar üzerinden başlarsak, tüm kadınlarımıza sofraya kadarki aşamada, gıdanın güvenliğinden sorumlu olduklarını, büyük bir sorumluluk taşıdıklarını ve aile bireylerinden başlayarak toplumun kaderine yön verdiklerini hissettireceğiz. Kadınlarımızda algı yaratabilirsek ve onları doğru bilgi ile donatabilirsek, yaratılan duyarlılık ve gıda güvenliği bilinci toplumumuzun temelinden başlanarak sahiplenilir, kalıcı olur ve yeni nesillere aktarılabilir. Bunun için de işe, önce kırsal alanda yaşayan kadın nüfusunun niteliklerini geliştirerek başlayacağız. Bu kapsamda kadınların doğrudan ya da dolaylı olarak istihdama katılımını amaçlayan çalışmaları iki grup altında yaygınlaştıracağız.”"
İSTANBUL – “Stresten yiyorum” veya “Sinirlendikçe buzdolabını açıyorum” gibi sözler, fazla kilonun en büyük mazeretlerinden.
Araştırmalar da depresif dönemlerde insanların çok daha fazla kilo aldıklarını gösteriyor.
Obezite ve metabolizma hastalıkları uzmanı Dr. Ayça Kaya, depresif dönemde yeme isteğinin artmasının nedenlerini şöyle özetliyor:
“Gerçekte tüm canlıların strese verdiği cevap anoreksi, yani karşılaşılan stresli bir durum karşısında yemeğin kesilmesi ve iştahsızlıktır. Peki, nasıl oluyor da tüm canlılar bu reaksiyonu gösterirken, insanlar stres karşısında besin alımını artırıyor? Bu konuda birçok araştırma yapılmış ve sonuçta insanların stresle yemeği artırmasının, öğrenilmiş bir davranış olduğu kanıtlanmış.
Karşılaşılan stresli bir durum karşısında insan dahil bütün canlıların vücudunda stres hormonları denen başta Kortizol, Adrenalin ve Noradrenalin gibi hormonlar devreye giriyor. Bu hormonların vücuda yaptığı etki kan şekerini yükseltmek, kalp hızını artırmak, damarlarda kasılma yaratmaktır. Aslında bir tür kaçmaya karşı vücudu hazırlamaktır. Yani bir tür savunma mekanizmasıdır. Korkmuş, huzursuz bir durum karşısında aslında bütün canlılar kaçmak gibi bir çıkış yolu ararken insanoğlu buzdolabına gidiyor ve hiç ihtiyacı yokken yemeye başlıyor.
Aslında insanoğlunda da durum hemen böyle olmuyor. Karşılaşılan ilk streslerde insan da diğer canlılar gibi yemeyi kesiyor ve durumla mücadele etmek için başka çıkış yolları arıyor. Yaşanılan birkaç stresten sonra böyle bir durumla karşılaştığında farkında olmadan bir şeyler yediğinde kendini mutlu hissetmeye başlıyor. Hele hele yenilen gıda karbonhidrat oranı yüksek bir yiyecekse daha çok mutlu olmaya başlıyor. Çünkü bu karbonhidratlar vücutta serotonin ve endorfin denilen mutluluk hormonlarını yükseltiyorlar. Kişi bunu yavaş yavaş öğrenmeye başlıyor. Yaşadığı üzüntülü bir olay, sinirlendiği bir durum karşısında kendini daha iyi hissetmek için başlıyor yemeye ve özellikle çikolata, tatlı gibi şeker oranı yüksek yiyecekleri seçiyor. Bu durumda da kilo alımı kaçınılmaz oluyor.”
STRESLE, “YEMEDEN” MÜCADELE ETMENİN YOLLARI
Dr. Ayça Kaya, “Eğer böyle bir durum yaşıyorsanız hiç moralinizi bozmayın. Bununla baş etmeyi öğrenebilirsiniz2 diyor ve strese karşı yemekle mücadele etmenin yollarını şöyle sıralıyor:
• Bu durumun öğrenilmiş bir davranış modeli olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın ve öğrenilmiş davranışların gerileyebileceğini bilin. Yani bu durumdan bilerek ve yeni bir davranış modeli oluşturarak kurtulacaksınız.
• Bir stresle karsılaştığınızda mutfaktan önce kendinizi dışarı atın. Özellikle gün ışığında yapılan bir yürüyüşün çikolata gibi mutluluk hormonları olan serotonini ve endorfini yükselterek antidepresan etki yaptığı biliniyor. Lütfen canınız sıkıldığında gün ışığında yürüyüş yapın. Kendinizi daha iyi hissettiğinizi göreceksiniz.

• İnsanın kendini ödüllendirmesi de kendini değerli ve mutlu hissettirir. Bir öfke nöbetinde kendinizi bir alışveriş merkezine atın. Kendinize küçücük bir toka bile alsanız en az bir tepsi baklava yemiş kadar mutlu hissettiğinizi göreceksiniz. Üstelik bu durumda baklava sonrası yaşanılan pişmanlık ve suçluluk duygusunu yaşayamayacaksınız.
• İnsanın karşılaştığı stresten kendini en iyi uzaklaştırmasının yolu, aslında ortam değiştirmesidir. Değişik olayları düşünmeye başlamasıdır. Her zaman ortam değiştirmek mümkün olmayabilir. O zaman beyninizi bulunduğunuz ortamdan uzaklaştırabilirsiniz. Bunun için de en iyi yöntem hafif ve sürekliliği olan bir roman okumaktır.
İSTANBUL – Uygun koşullarda tek bir bakterinin, yedi saat sonra iki milyon bakteriye ulaşabildiğini belirten Kalite Birliği Gıda ve Hijyen Grup Başkanı Prof. Dr. Mustafa Tayar, “Alınacak basit önlemlerle gıda zehirlenmelerine maruz kalmaktan kurtulmamız mümkün” dedi.
Habertürk’ün haberine göre, Prof. Dr. Mustafa Tayar, gıda zehirlenmelerinin en büyük sebebinin insanların beslenmelerine eskiye oranla dikkat etmeyerek sağlıksız ortamlarda üretilen fast-food tarzı hazır yiyecekleri tüketmesine bağladı. Özellikle öğrencilerin ve yoğun iş temposunda çalışan kişilerin fast food ürünleri satan kafeterya ve restoranları tercih ettiğini kaydeden Prof. Dr. Tayar, “Sağlıksız koşullarda yemek yiyen tüketiciler gıda zehirlenmelerine maruz kalabilir” diye konuştu.
Gıdalara bakterilerin hangi şartlarda bulaştığı konusuna da açıklık getiren Prof. Tayar, “Gıdaların uygun olmayan şekilde tutulmaları ve saklanmaları, hazırlayan ve servis yapanların kişisel hijyene yeterince önem vermemeleri sonucu bakteri bulaşabilir’’ ifadesini kullandı.
Gıda zehirlenmesine yol açan bakterilerin, toprak, hayvan, insan ve insanların kullandıkları ya da dokundukları nesneler dâhil her yerde bulunduklarını dile getiren Prof. Dr. Tayar, “Bu nedenle gıda zehirlenmesine neden olan bakterilerin et ya da sebze gibi yiyeceklerde başından itibaren olma olasılığı vardır. Yiyecekte bakteri bulunmasa bile, çapraz bulaşma yoluyla bakteri bulaşabilir” dedi.
ZEHİRLENME NEDEN KAYNAKLANIYOR?
Prof. Dr. Tayar, “Yiyecek hazırlarken; ellere bıçak ve kesme tahtaları gibi mutfak gereçlerine çiğ yiyeceklerden bulaşabilir. Mikroplu ellerinizi ve gereçleri iyice yıkamadan pişmiş ya da hazır yiyecekleri hazırlamanız durumunda, bu yiyeceklere çiğ yiyeceklerde bulunan bakteriler bulaşabilir. Bu yiyecekler yenmeden önce bir kez daha pişirilmedikleri takdirde, bakteriler ölmeyecektir. Saklama sırasında ise; pişmiş ya da hazır yiyecekler çiğ yiyeceklerden ayrı saklanmazlarsa, çiğ yiyeceklerdeki bakteriler bu yiyeceklere bulaşabilir. Bu nedenle bu yiyecekleri ayrı yerlerde saklayınız. Pişmiş ve çiğ yiyecekler her ikisi de aynı buzdolabında saklanacaksa, çiğ yiyeceklerin, her zaman hazır ya da pişmiş yiyeceklere göre daha alt raflara konulması gerekir. Böylece, çiğ yiyeceklerin pişmiş yiyecekler üzerine damlaması engellenmiş olur” şeklinde konuştu.
ÖNLEMİNİZİ ALIN, GIDA ZEHİRLENMESİNDEN KORUNUN
Bakterinin üremesi ve çoğalması için yeterli sürenin geçmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Mustafa Tayar, bunlardan her birisiyle ilgili önlemi alarak gıda zehirlenmesi zincirinin kırılabileceğini dikkat çekerek gıda zehirlenmesinin önlenebileceğini ifade etti. Alınacak basit önlemlerle gıda zehirlenmelerine maruz kalınmayacağını söyleyen Prof. Dr. Tayar, “Yiyecekleri tutmadan önce ellerin temiz olması sağlanmalı. Çiğ yiyeceklerin hazırlanmasında kullanılan tüm gereçler iyice yıkanmalı. Çiğ yiyecekleri buzdolabında pişmiş yiyeceklerin yan yana saklanmamalı. Gıdaları oda sıcaklığında tutmamalı ve hazırladıktan sonra mümkün olan en kısa sürede servis yapmalı” dedi.
HİJYEN ZEHİRLENMEDE BÜYÜK ETKEN
Gıda ürünleri satan işletmelerde çalışan kişilerin mutlaka kişisel hijyenlerine de dikkat etmeleri gerektiğinin bildiren Mustafa Tayar, “Bakteriler genellikle sağlıklı insanların cilt, burun ve ağızlarında bulunurlar. Bu nedenle, gıda işinde çalışan herkesin standardı yüksek kişisel hijyen koşullarına uyması çok önemlidir. El ve kollarında açık yaralar veya kesikler bulunan kişiler, yarayı su geçirmez bir yara bandıyla tamamen kapatmalıdırlar” dedi. Yiyecekleri temiz, toksik olmayan, kolay yıkanan, sıkı kapaklı, folyo ya da plastik ile kapatılan kaplarda saklanması gerektiğini kaydeden Prof. Dr. Tayar, gıda zehirlenmesinin yiyeceklere bakteri bulaşmasını engelleyerek, yiyecekleri içinde herhangi bir bakterinin üreyip çoğalamayacağı şekilde saklayarak ve tutarak önlenebileceğini kaydetti.
ANKARA – Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Türk Kızılayı’nın yürüttüğü “”1 Milyon İyi İnsan Aranıyor”" güvenli ve gönüllü kan bağışı davranış değişikliği kampanyasında, kan bağışında gelinen nokta ve 2011 yılı hedefleri konusunda Türkiye Kızılay Derneği’nde düzenlenen basın toplantısına katıldı.
Akdağ, Kızılay projesi öncesinde, 1 milyon 200 bin ünite olan ülkenin kan ihtiyacının ancak 300 bininin karşılanabildiğini hatırlattı. Kan bağışının düzenli olmasının önemine işaret eden Akdağ, bunun, bağışçıların sürekli ve düzenli kan vermesini gerektirdiğini söyledi.
Kızılay’ın yürüttüğü çalışmalarla bugün artık kan bağışlarının bir milyon üniteyi geçtiğini anlatan Akdağ, bunun ihtiyacın yüzde 60″ını karşıladığını, 2011 yılı hedefinin ise 1 milyon 350 bin ünite olduğunu belirtti. Halkın duyarlılığının bu noktada büyük önem taşıdığını vurgulayan Akdağ, “”Bütün vatandaşlarımızı gönüllü, düzenli kan bağışçısı olmaya davet ediyorum. Bu, sağlık açısından da yararlıdır”" diye konuştu.
Ülkede kan toplama görevinin Sağlık Bakanlığı’na ait olduğunu, güvenilir bir kurum olmasından dolayı bu yetkiyi Kızılay’a verdiklerini kaydeden Akdağ, sözlerini şöyle sürdürdü:
“”Modern tıp bilgileri ışığında, toplanan kanın tam kan olarak kullanılması nadirdir. Tam kanın işlemden geçirilmesi, hastalara bileşenlere ayrılan kan ürününün verilmesi gerekir. 1997 yılında yüzde 96 oranında tam kan veriliyordu. Bu oran 2010 yılında yüzde 6″ya düştü. Bugün artık kan ürünlerini bileşenlere ayırıp verebiliyoruz.”"
Türk Kızılayı Genel Başkanı Tekin Küçükali de proje ile 2010 yılı hedeflerine çok küçük bir farkla ulaştıklarını söyledi. 2012″de ülkenin ihtiyacı olan 1 milyon 800 bin ünite kanı toplama hedefleri olduğunu kaydeden Küçükali, bunun için halen yüzde 1.5 olan kan bağışı oranını, Avrupa ülkelerindeki gibi yüzde 5″e yükseltmeyi planladıklarını bildirdi.
NİŞASTA BAZLI ŞEKER RAPORU AÇIKLANACAK
Nişasta bazlı şekerle ilgili tartışmalar konusundaki bir soru üzerine Akdağ, “”Komisyon ön çalışmalarını tamamladı. Raporu bu ay içinde sunabilecekler. Dünyada bununla ilgili yapılan çalışmaları ve kanıta dayalı bulguları sunacaklar”" dedi.
Komisyonda, endokrinologlar, epidemiyologlar ve beslenme uzmanları gibi konuyla ilgili bilim adamlarının bulunduğunu ifade eden Akdağ, bu gibi tartışmalar yapılırken uzmanların görüşlerinin dikkate alınmasının büyük önem taşıdığına işaret etti.
Şekerin hangi türü olursa olsun fazlasının zararlı olduğunu vurgulayan Akdağ, “”Bu tarz tartışmalar bu ana gerçeğin gözden kaçırılmasına yol açabiliyor. Aynı şey kanser konusu tartışılırken de oldu. Bu konuda da asıl mesele sigaradır. Halkın kafası karıştırılmamalıdır”" şeklinde konuştu.

  İLGİLİ HABER

“Yalancı şeker”in kanser raporu bakanın önünde
“Nişasta bazlı şeker kanser yapmaz”
KAYSERİ – Kış aylarında sağlıklı bir tene sahip olmak, cildi soğuktan korumak ve yaşlanma etkilerini geciktirmek için birkaç önlemin etkili olabileceğini söyleyen Dermatoloji Uzmanı Dr. Hacı Ali Telbisoğlu, derinin, epidermis ve dermis adlı 2 temel tabakadan oluştuğunu söyledi.
Yenilenen hücrelerin alt tabakadan üste doğru çıktığını bildiren Telbisoğlu, “”Sürekli yenilenen bu hücrelerin en alttaki tabakadan üste çıkmasına kadar 3-4 haftalık bir süre geçiyor. Kollajen doku, en yoğun dermiste bulunmak üzere tüm deriyi bir ağ gibi sarıyor. Zamanla zayıflayan kollajen doku özelliğini, cilt de elastikiyetini kaybediyor ve yaşlanma süreci başlıyor”" dedi.
Cildin, vücudun en geniş organı ve dışa açılan penceresi olduğunu, bu nedenle de dış etmenlerden de çok çabuk etkilendiğini dile getiren Telbisoğlu, cildi kış şartlarında korumak için su ihtiyacının karşılanması, beslenmeye dikkat edilmesi, güneşten korunulması psikolojik dengenin sağlanması ve uygun krem kullanılması gerektiğini kaydetti.
DERİNİN DE YAŞAM KAYNAĞI…
Cilt sağlığında suyun çok önemli bir yer tuttuğunu vurgulayan Telbisoğlu, şu uyarılarda bulundu:
“”Su, hayatın temel kaynağını ve aynı zamanda vücudumuzun yüzde 70″ini oluşturuyor. Su, tüm canlıların yaşam kaynağı olduğu gibi, derinin de genç kalabilmesindeki en temel unsurdur. Bu nedenle vücudun su ihtiyacının karşılanması gerekiyor. Kışın da su tüketiminin gerektiği ölçüde yapılması ve günde en az sekiz bardak su içilmesi öneriliyor. Su, vücuttaki toksinlerin atılmasını sağlayarak, cildin güzelleşmesine de yardımcı oluyor. Sağlıklı ve güzel bir cilt için, beslenmeye de önem vermek gerekiyor. Mevsimi olmayan, üretim sürecinde genetiği değiştirilmiş organizmaların, doğal olmayan güneş ışını ya da vitamin takviyeleri yapılan meyvelerin fazla tüketilmemesi gerekiyor. Meyveler en zengin antioksidan ve vitamin kaynağını oluşturuyorlar. Antioksidanlar, hücrenin enerji santralleri olan mitokondrileri aktif hale getirerek, daha etkin çalışmalarını sağlıyorlar. Mitokondrilerin aktif hale gelmesi de, yaşlanma sürecini yavaşlatıyor.”"
Su gibi, güneşin de hayatın en temel unsurlarından biri olduğunu, ancak ölçülü olmayan güneş ışınlarının da cildin düşmanı haline gelebildiğini dile getiren Telbisoğlu, güneş ışığında bulunan ultraviyole ışınların cildin yaşlanmasına neden olduğunu belirterek, kış aylarında da fazla güneş ışınlarından korunulması gerektiğini ifade etti.
PSİKOLOJİK YAPI DA ÖNEMLİ
Güzel bir cilt için, ruhsal dengenin yerinde olmasının da önemli bir rol oynadığına dikkati çeken Telbisoğlu, şöyle devam etti:
“”Cilt hastalıklarının birçoğu psikolojik dengesizliklerde, depresyonda ve streste daha yoğun biçimde ortaya çıkıyor. Psikolojiniz bozulduğunda, depresyona girdiğinizde bazı mekanizmalar harekete geçiyor. Bunun sonucunda alerjik reaksiyonlar, sedef hastalıkları ve saç dökülmeleri gibi birçok akut ve kronik deri hastalıkları tetiklenip, aktive olabiliyor.
SİGARA, ALKOL VE KAFEİN OLUMSUZ ETKİ YAPIYOR
Cildinizin güzelliği, ona gösterdiğiniz ilgiyle doğru orantılıdır. Sigara, alkol ve kafeinden uzak durulması, cilt tipine uygun bakım kremleri kullanılması, peeling ile cildin ölü hücrelerden arındırılması ve kollajen uygulamalarla da hidrasyon artırılarak cilde daha taze ve genç bir görünüm kazandırılabiliyor. Bu yöntemler aynı zamanda kollajen doku sentezinin uyarılmasına ve cildin yenilenmesine de yardımcı oluyor.”"
İSTANBUL – Müge Arslan, Sevgililer Günü için hem aşkı tetikleyecek hem de cinsel performansı artıracak besinlerin listesini hazırladı. İşte Sevgililer Günü’ne özel beslenme önerileri:
Kayısı: A vitamini ve potasyum bakımından çok zengindir. Fazla tüketildiğinde sindirim sisteminizin hızla çalışmasına yardımcı olur. Kasların ve beynin daha düzenli çalışmasını ve daha az yorulmasını sağlar; cinsel gücü artırır.
Fındık, fıstık, ceviz ve badem: Lif, protein ve vitamin bakımından zengindirler. Özellikle enerji verirler ve cinsel gücü artırırlar. Bol protein ve B vitamini ihtiva eden bu yemişler bedensel ve zihinsel yorgunluğa iyi gelir.
İncir: Şeker oranı yüksek olmasına rağmen kan şekerini hızla yükselten şekerden olmadığı için tüketilmesinde bir sakınca yoktur. Cinsel gücü arttırır.
Muz: Mineral, magnezyum, demir, lif ve C vitamini bakımından zengindir. Bağışıklık sistemini güçlendirir, sperm üretimini artırır.
Greyfurt: Karaciğeri çalıştıran, iştah açan ve cinsel gücü artıran bir meyvedir. Greyfurt suyu sabahları aç karnına içilmelidir.
Sarımsak: A1, B1, C kükürtlü yağı içerisinde bol miktarda akil sülfür bulunur. Sarımsağın en önemli özelliği insana canlılık vermesi, hem kadın hem de erkeklerde cinsel gücü artırmasıdır.
Havuç: Yoğun A vitamini içerir. Kuvvetlendirir, güçlendirir ve cinsel gücü artırır.
Mercimek ve kuru baklagiller: Protein, yağ, karbonhidrat ve liften B1 vitamini, sodyum, kalsiyum, demir, mineraller içerir. Zekâyı geliştirir ve zekânın cinsellik üzerindeki etkisi tartışılmazdır.
Pekmez: Pekmezde bulunan minerallerin en önemlileri demir, kalsiyum ve potasyumdur. Tahinle alınması etkisini artırır. Demir vücutta başta kırmızı kan hücrelerinin bileşiminde yer alarak oksijen taşıma fonksiyonu görür. Kişinin enerjisinin ve cinsel gücünün artmasını sağlar.
İstiridye: İtalyan ve Amerikalı bilim adamlarının yaptığı çeşitli araştırmalarda içerdiği bazı aminoasitlerin cinselliği sağlayan hormonları tetiklediği görülmüştür. Ancak, bu etkinin oluşması için gerekli miktar ve zaman göz önünde bulundurulursa kısa süreli kullanımda afrodizyak etkisinin görülmeyeceği belirtilmiştir.

Havyar: Uzun yıllardır afrodizyak olarak kullanılmaktadır. İçerdiği çinko miktarı nedeniyle erkeklik hormonlarının yapımını artırır. Çinkonun aynı zamanda sperm kalitesini de artırdığı belirlenmiştir.
Çikolata: İçerdiği seratonin ve daha da önemlisi fenetilamin maddeleri nedeniyle hafif cinsel istek artırıcı etkiye sahiptir. Afrodizyak özelliklerinin açıklanabilir bilimsel yönleri olsa da yenilirken yaşanan haz, etkinin daha fazla olmasını sağlar.
Ginseng: Geleneksel Çin ve Güney Amerika tıbbında cinsel gücü artırmak üzere kullanılan bir köktür. Bir araştırma ginsengin cinsel isteği ve birleşme kapasitesini artırdığını ortaya koymuştur. Bu etkilerini sinir sistemi ve yumurtalıklar üzerinden gösterirken penis bölgesine gelen kan damarlarını da etkileyerek erkeklerdeki ereksiyon kalitesini de artırabilmektedir.
Ayrıca maydanoz, nane, tarçın, kekik, vanilya, sivri biber, hardal, kereviz, ayçiçeği, enginar, bezelye, yumurta, hindi (Çinko ihtiva ediyor, üstelik ucuz ve protein açısından da zengin.), roka (Bolca demir ve C vitamini içeriyor.), şalgam, antep fıstığı, susam, salatalık, kuşkonmaz, soğan, domates, fesleğen, hindistancevizi, bal, kivi, karpuz, mango, ahududu, yoğurt, kırmızıbiber, köri ve diğer baharatlar da afrodizyak etki gösteren besinler içerisindedir.
İSTANBUL – Hollandalı ve Belçikalı bilim insanlarının yaptığı araştırmada, fazla peynir tüketimi ile mesane kanseri arasında bağlantı bulundu.
200 kanser hastası ve 386 sağlıklı kişinin verileri incelenerek yapılan araştırmaya göre, günde 53 gramdan fazla peynir tüketen kişilerde mesane kanseri riski, yüzde 50’den fazla artıyor.
Uzmanlar zeytinyağı ağırlıklı Akdeniz beslenme şeklinin ise diğer kanserlerde olduğu gibi mesane kanserinde de riski azalttığının altını çizdi.
İSTANBUL – Araştırma için 90 sağlıklı kişi seçildi. Bu kişilere 12 hafta boyunca günde bir bardak sebze suyu içirildi. Yapılan ankete göre her 10 kişiden 9’u kendisini çok daha iyi hissettiğini belirtti.
Teksas Baylor Tıp Okulu tarafından yapılan başka bir araştırmada ise günde 1–2 bardak sebze suyu içmek kişilerin kilo vermesine büyük katkı sağlıyor. 81 kişinin katıldığı bu testte bir gruba sebze suyu içmeleri söylenirken, diğerleri hiçbir şey içmedi.
Milliyet”te de yer alan habere göre, 12 hafta sonra sebze suyu içenler 2 kilo verirken diğerleri sadece 500 gram zayıfladı. Ve elbette içenlerdeki C vitamini ve potasyum miktarı daha yüksek seviyelerde çıktı.
Belki de artık sabahları içtiğiniz portakal suyu yerine sebze suyunu tercih etmenin zamanı gelmiştir. Sebze yemeklerinden hoşlanmıyorsanız bu alternatifi göz önünde bulundurun. Hem sağlığınıza kavuşacak hem de fazla kilolarınızdan kurtulabileceksiniz.

Bu yazının kategorisi: Cinsellik,Hastalıklar,Kilo Verme,Psikoloji,Sağlıklı Beslenme Bilgileri


Takvim

May 2012
M T W T F S S
« Jan    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En yeni yazılar