Kanseri önleyen yemiş
February 26th, 2011
Samsun 19 Mayıs Üniversitesi”nin araştırmasına göre, “güz yemişi”nde, kanseri önleyen maddeler arasındaki “likopen” miktarı, domatesten kat kat fazla. Üniversite, güz yemişi üretimine hazırlanıyor.
İSTANBUL – İstanbul’da yapılan Karadeniz Ülkeleri Meme ve Servikal Kanser Koalisyonu toplantısına katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, meme kanseri ve rahim ağzı kanserleri ile mücadelede komşu Karadeniz ülkeleri ile dayanışmaya, bütün bölge kadınlarını korumak üzere birlikte çalışmaya karar verdiklerini ifade etti.
Akdağ, “”Türkiye Cumhuriyeti”nin Sağlık Bakanı olarak bu hususta açık çek veriyorum bütün bilim adamlarına. Bizden, kadınlarımız için, onları kanserden korumak ve onların kanserlerini erken dönemde teşhis etmek için ne yapmamızı istiyorlarsa her şeyi yapacağız”" dedi.
Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs ise “”Karadeniz ülkeleri olarak güç ve kuvvetlerimizi birleştirip meme ve rahim ağzı kanseriyle mücadelede bilinçlendirme çalışmaları yapmak durumundayız”" diye konuştu.
2011 KADINLAR İÇİN KANSER YILI
Roelofs, 2011 yılını kadınlar için kanser yılı ilan etmesinin, Türk Hükümeti”nin konuya verdiği önemi gösterdiğini söyledi. Doğu ile Batı”nın buluştuğu İstanbul”da bu konuyu Karadeniz ülkeleriyle tartışmaktan büyük memnuniyet duyduğunu dile getiren Roelofs, 2015 yılında kansere bağlı ölüm oranlarını düşürmek için de çalışmalar yaptıklarınıkaydetti.
Roelofs, meme ve servikal kanserin erken teşhisinin, Karadeniz ülkelerinde daha organize yapılması gerektiğini vurgulayarak, Gürcistan”ın bu konuda siyasi bir taahhütte bulunduğunu, geniş çaplı taramalar kapsamında kolon ve prostat kanserlerinde de taramaların başladığını belirtti. Roelofs, HPV aşı programının da bu süreçte yer aldığını anlattı.
Türkiye ve Azerbaycan”da kanser tedavilerin ücretsiz olduğunu öğrendiğini, bunu Gürcistan”da da uygulamak istediğini ifade eden Roleofs, kanser taramalarının yaygınlaştırılması gerektiğini bildirdi. Sandra Roelofs, Gürcistan”da hastanelerin özelleştirilmekte olduğunu, bu sebeple çok daha iyi ekipman ve donanımların yapıldığını söyledi.
Diğer ülkelerin ne yaptığını öğrenmek ve fikir alışverişinde bulunmak için bu toplantının yapıldığını dile getiren Roelofs, “”Karadeniz ülkeleri olarak güç ve kuvvetlerimizi birleştirip, meme ve rahim ağzı kanseriyle mücadelede bilinçlendirme çalışmaları yapmak durumundayız”" diye konuştu.
“TÜRKİYE, KANSERLE MÜCADELEDE LİDERLİK YAPIYOR”
Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu Başkanı Chris Wild de Türkiye”de verilen taahhütlerin yerine getirilmesinin ve bazı konularda öncülük edilmesinin kendilerini çok sevindirdiğini vurgulayarak, özellikle sigara konusunda getirilen kısıtlamaların Türkiye”nin kanserle mücadelede liderliğe soyunduğunu gösterdiğini söyledi.
Türkiye”de en yaygın kanser türleri arasında yer alan akciğer kanserinin, dünyada da çok yaygınlaştığını, uluslararası anlamda özellikle de kadınlar arasında sigara içimini azaltmak amacında olduklarını vurgulayan Wild, “”Bugünün konusu meme ve servikal kanserler konusunda politik irade ve bilimsel çalışma tabanında beraberce çalışmalarımızı sürdüreceğiz”" dedi.
Wild, gelecek 20 senede Türkiye nüfusunun giderek yaşlanacağını, buna bağlı olarak şu anda yıllık 60 bin civarında olan kansere bağlı ölümlerin de artacağını ifade ederek, bunun için önlemlerin acilen alınması gerektiğini kaydetti.
RİSKLER AZALIRSA, HASTALIK DA AZALIR
Kanser riskini arttıran faktörler arasında ilk sıralarda bulunan obezitenin, Türkiye”de de giderek yaygınlaştığını anlatan Wild, “”Kanser ümitsiz bir durum değildir. Riskleri azaltarak hastalığı da azaltabiliriz ve erken tanıyla büyük oranlarda iyileştirme sağlayabiliriz”" diye konuştu.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin de yaptığı gibi sigara konusunda kısıtlamalar yaparak çeşitli önlemler alınabildiğini, bunun yanı sıra etkin erken tanının da çok önemli olduğunu vurgulayan Wild, Türkiye”de hepatit-B virüsüne karşı aşı uygulamasının kanseri önleme çalışmaları kapsamında çok önemli olduğunu bildirdi.
İSTANBUL – Beyin tümörlerinin en çok korkutan tümörler arasında başı çektiğini belirten Nöroşirürji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Kuday, her yıl binlerce kişinin beyninde tümör tespit edildiğini ve bazı hastaların da bu nedenle hayatını kaybettiğini söyledi.
Günümüzde neredeyse herkeste bulunan mobil telefonların, beyin tümörüne neden olup olmadığı konusunda pek çok araştırma yapıldığını ifade eden Kuday, Türkiye”de beyin tümörü tespit edilen vakaların rakamsal karşılığının net olarak bilinmediğini, ancak Amerika”da her yıl 40 bin kişinin bu sorunla karşı karşıya geldiğini kaydetti.
Kuday, beyin tümörleriyle radyo frekansları arasındaki bağlantıyı göstermeye yönelik ilk çalışmaların, radyo-telefon tamir teknisyenleri üzerinde yapıldığını ifade ederek, açıklamada şu görüşlerine yer verdi:
“”Ancak, kişi sayısının yeterli seviyede olmaması nedeniyle somut bir sonuç elde edilememiştir. Cep telefonları elektromanyetik dalgaları alan ve yayan düşük güçlü cihazlardır. Bu teknolojik nimetin kullanımı sırasında düşük yoğunluklu elektromanyetik radyasyona maruz kalınıyor. Cep telefonları, temel olarak, televizyon dalgalarından biraz yüksek, mikrodalga fırınlardan biraz daha düşük frekans aralığındadır. Çalışma güçleri yaklaşık 1 watt civarındadır. Telsiz telefonlar ise oldukça düşük frekansta olup, cep telefonu olarak kabul edilmemektedir.”"
BAZ İSTASYONLARIYLA İLETİŞİM HALİNDE
Cep telefonlarının baz istasyonlarıyla iletişim halinde olduğuna değinen Prof. Dr. Cengiz Kuday, maruz kalınan radyasyonun da cihazın gücüne bağlı olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Kuday, baz istasyonundan gelen sinyalin, telefon tarafından güçlendirilerek tekrar istasyona iletildiğini vurgulayarak, istasyona olan uzaklığın ve araya giren engellerin cihazın daha fazla güç harcamasına sebep olduğuna işaret etti.
Baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun, yüksek enerji hatlarından yayılan radyasyonla eşit kabul edilebilir olduğunu bildiren Kuday, şöyle devam etti:
‘”Radyo frekans sinyalleri, yüksek enerji hatlarının yaydığı radyasyon, gama ışınları ve X ışınları, elektromanyetik radyasyon dalgaları yelpazesi içerisindedir. En önemli farkın, X ışını ve gama ışınlarında iyonize edici etkinin olmasıdır. Bu etki hücrelerde kanser oluşumuna neden olabilir. Aynı zamanda hedef dokularda ısı artışına sebep olmaktadırlar. Cep telefonlarıyla yapılan çalışmalarda, beyin üzerinde oluşan lokal ısı artışı yaklaşık 0,1 derece civarındadır. Her ne kadar ısı artışı az bulunsa da bazı bilim insanlarının yaptıkları çalışmalarda, ısı artışı oluşturmayan mikro dalga fırınlarda bile risk oluşabileceği ileri sürmektedir. Belirli dalga boylarında elektromanyetik alanların, uyku bozukluklarına, baş ağrısına ve EEG değişikliğine sebep olduğu tespit edilmektedir. Bazı çalışmalarda bu dalgaların, DNA üzerinde etkisinin olduğu söylense de çalışma tekrarlarında doğrulama yapılamıyor.”"
UZUN DÖNEMDE KANSER OLASILIĞINI ARTIRIYOR
Prof. Dr. Cengiz Kuday, 1996 yılında Dünya Sağlık Örgütü önderliğinde başlatılan ve 13 ülkenin katıldığı “”İnterphone”" çalışmasının, 2005 yılında bitirildiğini, ancak araştırmanın sonuçlarının halen parça parça yayınlandığını bildirdi.
Katılan ülkelerin farklı konuları incelediği çalışmalarda, beyin tümörleri arasında özellikle “”meningiom”", “”akustik nörinom”" ve “”gial tümör”" oluşumunda cep telefonunun etkisinin saptanmaya çalışıldığını ifade eden Kuday, şunları kaydetti:
“”İskandinav kökenli çalışmalarda uzun dönem (10 yıl) kullanımlarda akustik nörinom ve meningiom ihtimalinde artış görülmüştür. İsrail kökenli çalışmada parotis bezi kaynaklı tümörlerde artış görülmüştür. Yaşayan hücreler üzerindeki araştırmalarda, düşük yoğunluktaki elektromanyetik radyasyonda, özellikle ısı şok proteinlerin ortaya çıkışı, olası kanserojen etkiden sorumlu tutulmaktadır. Son dönemlerde yapılmış bu araştırmalar, yayınlanan makaleler, cep telefonunun sanıldığı kadar masum olmayabileceğini gösteriyor. Düşük yoğunluklu elektromanyetik radyasyona özellikle uzun dönem ve uzun süre maruz kalmanın kanser ihtimalini artırabileceği saptanmıştır. Temel olarak teknolojiyi kullanırken muhtemel riskler göz önüne alınmalıdır.”"
İSTANBUL – Kanser, çağımızın en ciddi ölüm nedeni olan ve büyük bir hızla artan hastalığı. Başta nükleer atıklar, besinlerdeki katkılar, hormonlara ve ilaçlara bağlı genetik yapısı değiştirilmiş gıdalar, stres gibi önemli faktörler, yaşam süresinin uzaması ve yaşam tarzında değişiklikler olmak üzere birçok neden, bu artışta rol oynuyor.
Dünyada her yıl 10 milyon insan, kanserin bir çeşidine yakalanıyor. 5 milyon insan ise kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bilim çevresinde kanserin, 2025 yılından itibaren hem dünyada hem de Türkiye’de ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yükseleceği düşünülüyor. Bu kanserler arasında, kadınlarda en sık görülen ve ölüm nedeni olan kanser, “meme kanseri”.
Meme kanseri, erken teşhis edildiği takdirde kurtulma şansı yükselen kanser türlerinden biri. Erken teşhisin en önemli unsuru ise bilinçlenme. MEMEDER de meme kanserinde erken teşhis bilincini artırmak amacıyla geleceğin kadınlarına yine gençlerle seslenmek için MEMEDER Gençlik Komitesi’ni kurdu. Gençlik Komitesi ana grubu 20, gönüllüleri ise 50 kişiden oluşuyor.
ANKARA – Karadeniz Ülkeleri Meme ve Servikal Kanser Koalisyonu, 10 Eylül 2009 tarihinde Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs önderliğinde kuruldu. Koalisyon, Nüfus Fonu (UNFPA) ve Avrupa Servikal Kanser Derneği (ECCA-European Cervical Cancer Association) tarafından destekleniyor.
Koalisyon”un yönetim kurulunda tüm Karadeniz ülkelerinin Sağlık Bakanlıklarının kanser kontrolü ve taraması ilgili yetkilileri bulunuyor. Toplantıya Azerbaycan, Ermenistan, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Romanya, Moldova, Bulgaristan ve Türkiye Bakanlık yetkilileri, ulusal ve uluslararası dernek temsilcileri ile konunun uzmanları katılıyor.
Koalisyonun Dönem Başkanlığını Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs, Eş Başkanlığı”nı ise Türkiye Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer yürütüyor.
Koalisyonun hedefleri arasında, meme ve serviks kanseri konusunda ülkelerin ulusal istatistiklerini kıyaslamak, kanser taraması ve kontrol politikalarını paylaşarak geliştirmek, ülkeler arası her türlü işbirliğini arttırmak, Karadeniz Bölgesi”nde yaşayan kadınlar üzerinde kanser farkındalığını arttırarak tarama programlarına yönlendirmek yer alıyor.
İlk iki toplantısı Gürcistan”ın Batum ve Tiflis şehirlerinde gerçekleştirilen Koalisyonun üçüncü toplantısı, 24-25 Şubat 2011 tarihinde İstanbul”da, Hilton Otel”de yapılacak.
KETEM SAYISI 2015″E KADAR 280″E ÇIKACAK
Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanserler arasında yer alıyor. Türkiye”de her yıl en az 20 bin kişiye meme kanseri teşhisi konuluyor ve olguların büyük bir bölümü geç evrelerde teşhis ediliyor. Servikal kanserler ise tüm dünyada halen önde gelen ölüm nedenleri arasında bulunuyor. Servikal kanser, Türkiye”de de en sık görülen ilk on kanser arasında yer alıyor ve yılda yeni bin 300-bin 500 arası yeni vaka teşhis ediliyor. KETEM”ler (Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri) bu kanserleri erken teşhis amacı ile tarama yapıyor.
Şu anda 123 olan KETEM sayısı, 2015 yılına kadar 280″e çıkarılacak. Bu merkezlerde son üç yılda bin 500 meme kanseri, 200″den fazla serviks kanserine erken dönemde teşhis konuldu.
OBEZİTEYE DİKKAT
Kanser riskini arttıran faktörler arasında “”obezite”" ilk sıralarda geliyor. DSÖ verilerine göre Türkiye obezitede, Avrupa ülkeleri arasında ön sıralarda bulunuyor. Bu kapsamda KETEM”lerde obezite taramaları başlatılırken, 2011 yılı içerisinde Türkiye”nin Obezite Haritası çıkarılacak.
ANKARA – Endoskopi cihazının uç kısmına bağlı ultrasonofrafik prop ile mideden hem endoskopik hem ultrasonografik görüntü hem de lezyonun arkasındaki mide duvarından biyopsi alınabiliyor. Bu, hekime mide kanserinde erken tanı koyma imkânı veriyor.
Endoskopik Ultrasonografi ile erken mide kanserlerinde görüntülemede yüzde 85 oranında doğru bilgi elde ediliyor. Biyopsi ile doğruluk payı yüzde 95″lere ulaşıyor.
Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Cindoruk, mide kanserinin sinsi gelişen ve kesin tanı konulması zor bir hastalık olduğunu söyledi. Mide kanserinin, mide içinde çok küçük lezyonlar halinde başladığını ifade eden Cindoruk, lezyonun zaman içinde kendini belli etmeden kansere dönüşebildiğine dikkati çekti. Cindoruk, “”Endoskopide bazen o lezyonu görsek dahi, yüzeyinden biyopsi alındığı için, patolojide temiz çıkması halinde hastaya günlük yaşantısına dönebileceğini söylüyoruz”" dedi.
Mide kanserinde mevcut endoskopik yöntemlerle erken evrede tanı konulmasının mümkün olmadığını vurgulayan Cindoruk, başta mide olmak üzere on iki parmak bağırsağı, pankreas ya da yemek borusundaki tüm lezyon ve tümörlerin tespitinde “”Endoskopik Ultrasonografi (Endosonografi)”" yöntemi ile daha kapsamlı bir inceleme yapılabildiğini ve erken evrede tanı konulabildiğini söyledi.
Cindoruk, endoskopi cihazının uç kısmına bağlı bir ultrasonofrafik prop bulunduğunu, bununla yapılan uygulamada hem endoskopik hem ultrasonografik görüntü alınabildiğini hem de lezyonun arkasındaki mide duvarından biyopsi alınabildiğini belirtti. Bu sayede, daha kapsamlı inceleme yapılabildiğini ifade eden Cindoruk, “”Yöntem, bize kanser açısından daha kesin bilgiler verirken, erken evrede tanı konulmasına da olanak sağlıyor”" diye konuştu.
Bu cihaz ile yapılan uygulamada, lezyonun arka kısmında neler olduğunun çok net biçimde görüntülenebildiğini vurgulayan Cindoruk, şunları kaydetti:
“”Endoskopinin ucuna takılan ultrasonoğrafi probu ile lezyonun bulunduğu mide duvarı incelenebiliyor. Midede ya da sindirim sistemindeki çok küçük lezyonlar ortaya çıkıyor. Bu lezyonların mide duvarına zarar verip vermediği, kalınlaşmaya yol açıp açmadığı belirlenebiliyor. Lezyonun arkasına bakılarak mide duvarı incelendiğinde, orada da bir lezyon bulunması halinde, mide duvarından biyopsi alınıyor. Bu da bize, mide kanserinde erken tanı imkânı sağlıyor. Diğer yöntemlerle mide duvarı ile ilişkisi görülemediğinden sadece ilgili lezyondan biyopsi alınabiliyordu. Bu da tümörün nereye kadar ilerlediğini, mide duvarına tutunup tutunmadığını göstermiyordu.”"
DİĞER ENDOSKOPİK YÖNTEMLERLE TESPİT EDİLEMİYOR
Prof. Dr. Mehmet Cindoruk, bazen midenin kendisi normalken, duvar kalınlığında artış olduğunun tespit edilebildiğini anlatarak, mide duvarındaki kalınlaşmanın mide kanseri bulgusu olduğuna işaret etti. Bunların “”Endosonografi”" dışındaki endoskopik yöntemlerle tespit edilemeyeceğini vurgulayan Cindoruk, “”Bunu, normal endoskopik yöntemlerle göremeyiz. Bazen tomografide görülebilir, ancak her hastaya tomografi yüksek radyasyon riski ve maliyet içerdiğinden yapılamaz. Ama midesinde ağrı, yanma şikâyeti olan bir hastaya endoskopi yapılırken duvar kalınlığına bakılarak, tanı konulabilir”" diye konuştu.
Endosonografi ile tanı oranlarında başarının yüksek olduğunu vurgulayan Cindoruk, “”Endoskopik Ultrasonografi ile erken mide kanserlerinde görüntülemede yüzde 85 oranında doğru bilgi elde ediliyor. Biyopsi ile doğruluk payı yüzde 95″lere ulaşıyor. Bu değerler, yemek borusu kanseri tanısında da geçerli”"dedi.
TARAMA YÖNTEMİ OLARAK KULLANILMIYOR
Cindoruk, bunun tarama yöntemi olarak kullanılamayacağını, muhakkak bir ön tanı sonrasında yapılmasının uygun olduğunu da dile getirerek, hazımsızlık, bulantı, kusma, yemek borusu tahribatında endoskopi ile değerlendirildikten sonra Endosonografi”nin yapılmasının doğru olduğunu belirtti. Bu yöntemle, gereksiz ameliyatların önlendiğini, erken evre kanser tanısı konulduğu için hastanın yaşam süresinin uzayabildiğini, kimi zaman erken müdahale ile yaşamının kurtulabildiğini ifade eden Cindoruk, elde edilen bilgilerin cerrahlara yön verebildiğini ve onkologların tedavi protokolüne yardımcı olabildiğini söyledi.
MR”DA GÖRÜNTÜLENEMEYEN LEZYONLAR TESPİT EDİLEBİLİYOR
Cindoruk, pankreas lezyonlarında ve pankreastaki çok küçük kistik tümörlerin de endoskopik ultrasonografi ile tespit edilebildiğini vurgulayarak, “”Pankerasta MR”da dahi görüntülenemeyen lezyonlar, bu yolla tespit edilebiliyor”" dedi.
Bazı çok az rastlanan, ancak görülme sıklığı artan nöroendokrin tümörlerin de bu yolla saptanabildiğini belirten Cindoruk, “”Yöntem, bu tür tümörlerde tomografi ya da MR”a göre daha üstünlük sağlıyor”" diye konuştu.
PANKREASTAKİ KİSTLER DE TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
Söz konusu yöntemle, mideden girilerek karaciğerin görüntüsünün de alınabildiğini, karaciğerdeki lezyonlara biyopsi yapılabildiğini, 12 parmak bağırsağından girilerek pankreastan biyopsi alınabildiğini dile getiren Cindoruk, uygulamanın “”kapalı”" teknikle yapılmasına olanak tanıdığını söyledi.
Cindoruk, kapalı cerrahiye imkân sağlayan endoskopik ultarasonografi ile operasyon sonrası yaranın iyileşme süresinin azaldığını, enfeksiyon ve komplikasyon riskinin düşürüldüğünü belirterek, “”Pankreastaki kistlerin tedavisinde uygulanan yöntemle mide içine girilerek pankreastaki kistler mide içine boşaltılabiliyor. Dolayısıyla, bu tür kistlerin cerrahi yöntemle alınması halinde, hasta günlerce hastanede yatıyor ve operasyon sonra ölüm oranı çok yüksek oluyor. Hasta, bir günlük bir yatışın ardından taburcu oluyor”" dedi.
Cindoruk, pankreasta lezyon bulunması halinde, endoskopik ultarasonografi yapılmadan cerrahi müdahale ya da tedaviye başlanılmaması gerektiği uyarısında bulundu.
UYGULAMA NASIL YAPILIYOR?
Endoskopi ile ön tanı almış olan hastaya, Endoskopik Ultrasonografi uygulamasında ilk olarak ağrı hissetmemesi için damardan anestezi (sedasyon) uygulanıyor. Hasta, sedyeye yatırılıyor. Sonra, ucu özel bir proplu olan endoskopi cihazı, hastanın ağzına sokularak, lezyonun olduğu yere kadar ilerletiliyor.
Görüntü ekrandan takip edilerek, lezyona ulaşıldıktan sonra lezyon üstüne cihaz dayatılıyor. Lezyonun endoskopik görüntüsünün alınmasından sonra ultrasonoğrafik görüntüsü alınıyor. Duvarda bir kalınlaşma yaptığı tespit edildiğinde de propun içinden bir iğne sokarak söz konusu bölgeden biyopsi yapılıyor. Biyopsi yapılan hasta bir gün hastanede gözetim altında tutulduktan sonra taburcu ediliyor.
İSTANBUL – “EMBO Molecular Medicine” isimli tıp dergisinin son sayısında yer alan araştırmaya göre, beş yıldır yürütülen araştırmalar sonucu ZNF703 adlı onkogenin, vücutta kanserin yayılmasına neden olduğu belirlendi.
İngiltere Kanser Araştırmaları Merkezi”ne bağlı Cambridge Araştırma Enstitüsü ve Vancouver”daki British Colombia Kanser Ajansı bünyesindeki bilim insanlarının ortak çalışması, 1172 farklı meme tümörü üzerinde gerçekleştirildi.
Araştırmayla ilgili bilgi veren ekipteki bilim adamlarından Dr. Carlos Caldas, onkogenlere vücuttaki sağlıklı hücrelerin bölünmesinde ihtiyaç duyulduğunu belirterek, “ancak tümörlere girdiklerinde, freni patlamış ve kontrolden çıkmış bir araç gibi kanserin vücutta hızla yayılmasına neden oluyorlar” dedi.
Bundan sonraki adımın, BRCA 1 ve 2 gibi tümör baskılayıcı genleri de kullanarak, ZNF703 onkogenini durdurmak olabileceğini kaydeden Dr. Caldas, araştırmanın meme kanseri tedavisinde önemli bir gelişme olduğunun altını çizdi.
Önemli bölümü doğrudan veya dolaylı yollarla hücrelerin büyüme hızında etkili olan onkogenlerin bazı türlerinin kanserle ilişkili oldukları biliniyor.
İSTANBUL – Bilim adamları, And Dağları’nın eteklerinde yaşayan kısa boylu yüz kadar kişi ile bu kişilerin normal boya sahip 1600 aile bireyini 22 yıl boyunca izledi.
Büyüme hormonu bozukluğu olarak bilinen, halk dilinde “cücelik” olarak tanımlanan, kalıtımsal Laron sendromu hastası olan bu kişilerde 22 yıl boyunca hiç şeker hastalığına rastlanmazken, sadece bir kişinin kansere yakalandığı ve iyileştiği görüldü.
Aynı toplulukta yaşayan normal boyluların yüzde 5’inin şeker hastalığına, yüzde 17’sinin kansere yakalandığı belirlendi. Gazete Habertürk’ün haberine göre araştırmacılar, genetik ve çevresel risklerin aynı olması nedeniyle büyüme hormonunun bu hastalıkların ortaya çıkmasında rol oynuyor olabileceğini belirtti.
Ancak bu bağışıklığa rağmen, her iki gruptakilerin yaşam süresinin aynı olduğunu gören bilim adamları, kazalar, aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımının Laron sendromluların başlıca ölüm nedeni olduğuna dikkati çekti. Araştırma, Amerikan “Science Translational Medicine Dergisi’nde yayımlandı.
GAZİANTEP – Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) Tıp Fakültesi Onkoloji Bölümü Başkanı Prof. Dr. Celalettin Camcı, kanserin tedavisi konusunda dünyada etkili çalışmalar yapıldığını belirterek, “”10-15 yılda birlikte yaşanılabilen kronik hastalıklar arasına gireceğini tahmin ediyoruz”" dedi.
Camcı, halen kanser hastalıklarının yüzde 60-70″inin tedavi edilebilir nitelikte olduğunu, yüzde 30-40″ının ise tedavi edilemediğini söyledi.
Kanser hastalığının beslenme ve sigara ile çok yakından ilgisi bulunduğuna işaret eden Camcı, yüksek kalori, obezite, şeker hastalığı, alkol kullanımı ve fazla güneş ışınlarına maruz kalmanın da kanseri tetikleyen nedenler arasında olduğunu ifade etti.
Dünyada ve Türkiye”de kadınlarda en çok görülen kanser türünün meme kanseri, erkeklerde ise akciğer kanseri olduğunu anlatan Camcı, şu bilgileri verdi:
“”Güneydoğu Anadolu Bölgesi”nde ise yüksek yağ ve protein tüketimine bağlı olarak mide bağırsak kanseri vakalarına sık rastlanıldığını görüyoruz. Kanser hastalığında özellikle erken teşhis çok önemli. Hastalığın erken teşhis edilmesi durumunda tedavi şansı da çok artıyor. Erken teşhisi durumunda şu anda kanser vakalarının yüzde 60-70″ini tedavi edebiliyoruz. Kanserin tedavisi konusunda bütün dünyada etkili çalışmalar yapılıyor. Yapılan bu çalışmalar sonucunda, önümüzdeki 10-15 yılda birlikte yaşanılabilen kronik hastalıklar arasına gireceğini tahmin ediyoruz.”"
TEDAVİSİ PAHALI, ÖNLENMESİ UCUZ
Camcı, insan hayatını tehdit eden en tehlikeli hastalıklar arasında yer alan kanserin tedavisinin pahalı, önlenmesi alanında yapılan çalışmaların ise ucuz olduğunu kaydetti.
Kanser hastalığında önleyici tedbirlerin önemli olduğuna işaret eden Camcı, “”Tedavisinde en çok ilaç kullanılan hastalık grubunun başında kanser geliyor, çok pahalı olan ilaçların uzun süreli kullanılması gerekiyor. Bu nedenle hastalığı tedavi etmekten çok önleyici tedbirlerin alınması gerekiyor. Önemli olan daha ucuz önleyici tedbirleri alabilmektir”" dedi.
Hastalığın 2030 yılında dünya genelinde iki katına çıkacağını düşündüklerini belirten Camcı, şunları söyledi:
“”Dünyada her yıl kansere yakalanan insan sayısı İstanbul”un nüfusu kadar. Dünyada her yıl 7.6 milyon insanın kanser hastalığı nedeniyle hayatını kaybediyor. Dünya Sağlık Örgütü, hemen harekete geçilmezse 2030 yılına kadar küresel düzeyde kanser ölümlerinin yüzde 80 kadar artacağını tahmin etmektedir. Kanserin önlenmesi, erken tanısı ve tedavisi gibi ispatlanmış yöntemler olmasına karşın bu tedavilere, orta ve düşük gelir düzeyli ülkelerde herkes erişememektedir. Kanserden korunma yöntemleri çok önemli. Sağlıklı beslenme alışkanlıkları, ideal vücut ağırlığının korunması, düzenli fiziksel aktivite, alkol alımının sınırlandırılması kanser riskini azaltıyor.”"
Celalettin Camcı, Türkiye”de her yıl 115-140 bin kanser vakası tespit edildiğini kaydetti.
İSTANBUL – 2007 yılında farklı tıbbi alanlarda uzman gönüllü doktor kadrosu ve sosyal gönüllüleriyle İstanbul’da kurulan, ilk Meme Sağlığı Erken Tanı ve Tarama Merkezi’ni ise 2008’de oluşturan Meme Sağlığı Derneği (MEMEDER), meme kanserinde erken tanının önemini vurgulamak için sevdiklerimizin Sevgililer Günü’nü erken kutluyor.
MEMEDER’den yapılan açıklamada, meme kanserinde erken tanı için yapılan çalışmalar anlatıldı ve meme kanserinde erken tanının hayat kurtardığı bir kez daha vurgulandı.
Meme Sağlığı Merkezi Tıbbi Yürütme Kurulu Danışmanlığı’nda 2009-2010 yıllarında 3892 mamografi çekildi, 1171 ultrasonografi ile de kontrol çekimi yapıldı. 48 biyopsi gerçekleştirildi ve 16 kanser vakası erken evrede teşhis edildi. Hastalar, erken teşhis sayesinde kemoterapi hatta radyoterapi bile almadan sağlıklarına kavuştular.
“HAYATA BAKIŞIM DEĞİŞTİ”
Kadınların yüzündeki sağlık ve umut dolu gülümsemelerinden aldığı güçle yoluna devam eden MEMEDER hakkında bir MEMEDER hastası şunları söylüyor:
“Hiç üzülmedim ve Allahın takdiri diyerek kendimi teselli ettim. Sonra etrafımda genç yaşta hayatını kaybeden, geride küçük çocuklarını bırakanları görünce kendimi şanslı kabul ettim. Allahıma şükrettim ve şimdi 67 yaşındayım. MEMEDER’in Erken Tanı ve Tarama Projesi ile aldığım erken tanının faydası ve tedavimin başlamasıyla birlikte şimdi kendimi gayet iyi hissediyorum ve hayatımı sürdürüyorum. Bu sayede hayata bakışımı değiştirdim.
Hastalıktan önce çok hassas ve duygusaldım, oysa şimdi daha pozitifim ve affetmesini biliyorum. Hayata daha çok bağlandım. İnsanlara daha çok değer veriyorum ve hayatı daha dolu dolu yaşamak istiyorum. MEMEDER çalışanlarına ve kızıma sonsuz teşekkür ediyorum. Herkese bu kapının açılmasını istiyorum.”
CHICAGO – Araştırmanın, meme kanserine yakalanmış kadınları, uzun süren bu işlemin neden olduğu acılardan ve yıllarca hissedilen yan etkilerinden kurtaracağı bildirildi.
ABD”nin California eyaletine bağlı Santa Monica”daki, Saint John Sağlık Merkezi”nden Armando Giuliano”nun başkanlığında yapılan araştırma, sadece, “”sentinel lenf nodu”" adı verilen kanserli bölgeye en yakın lenf nodunun alındığı kadın hastaların hayatta kalma oranının, “”Aksilla Disseksiyonu”" adı verilen işlemle koltuk altlarındaki lenf bezlerin daha kapsamlı olarak alındığı kadın hastalarınkiyle eşit olduğunu gösterdi.
Şu anki mevcut tıbbi uygulamalarda, kanserin memenin dışına taşarak lenf bezlerinden birine sıçradığı hallerde, Aksilla Disseksiyonu adı verilen ve sıklıkla hastaları hayattan bezdirici komplikasyonlara neden olan tıbbi işlem yapılıyor.
Bilim insanları, ABD”nin önde gelen tıp dergilerinden, Journal of the American Medical Association”da yayımladıkları araştırmalarında, iki tıbbi işlemin uygulandığı, tümörleri alınmış, ışın tedavisi ve kemoterapi gören 2 gruptaki kadınların hayatta kalma oranları arasında, 5 yıllık süre içinde aşağı yukarı bir fark bulunmadığını belirtti.
Koltuk altındaki lenf bezlerinin alınmasının, aralarında enfeksiyon ve kolda acı veren şişmelerin de bulunduğu “”tartışılmaz ve kabul edilemez ölçülerde komplikasyon riski taşıdığını”" vurgulayan bilim adamları, şua tedavisi ve kemoterapinin, lenf bezlerindeki kansere yayılma fırsatı vermeden saldırması nedeniyle, bu kadınlardaki kanserli lenf bezlerinin alınmasının gerekli olmayabileceğini kaydetti.
İKİNCİ ÖLÜM NEDENİ
Bilim adamları, dergide yayımladıkları araştırmada, “”Mevcut tıbbi uygulamada değişikliğe gidilmesi, Aksilla Disseksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkan komplikasyonları azaltarak, her yıl binlerce kadın hastanın klinik bulgularının iyileşmesini ve yaşam kalitelerinin, hayatta kalma şanslarını azaltmadan yükseltilmesini sağlayacaktır”" ifadelerine yer verdi.
Meme kanseri ABD”de, akciğer kanserinden sonra, kadın ölümlerine yol açan ikinci en büyük nedeni oluşturuyor. Dünyada, her yıl 500 bin kişi meme kanseri nedeniyle hayatını kaybediyor. Şu an, tüm dünyada meme kanserine yakalanmış 1 milyon 300 bin kişi bulunuyor.
LONDRA – Bilim insanları, yaptıkları bir araştırmada, İngiltere hariç, her ülkede akciğer kanserinden daha çok kadının ölmesi dışında, kadınlarda meme kanseri, erkeklerde akciğer ve kolorektal kanseri nedeniyle ölüm oranının düştüğünü kaydetti.
Araştırmayı yürüten İtalya”daki Milan Üniversitesi”nden Carlo La Vecchia ve ekibi, kanser nedeniyle ölüm oranını öngörmede yeni bir matematiksel yöntem kullandı ve AB üyesi 27 ülkedeki toplam ölüm oranları ile Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, İspanya ve İngiltere”deki kişisel oranlara baktı.
Araştırma sonucunda, 2007 yılındaki bir milyon 256 bin ölüm vakasıyla karşılaştırıldığında 2011 yılında Avrupa”da bir 281 bin 466 ölüm vakası görüleceği tahmin edildi. Nüfusun 100″er bini, dünya standartları oranına çevrildiğinde, rakamların, 2007″den bu yana 2011″de her 100 bin erkekte 153.8″den 142.8″e, kadında ise 90.7″den 85.3″e (erkeklerde yüzde 7, kadınlarda yüzde 6 oranında) bir düşüş olacağını gösterdiği kaydedildi.
Ancak araştırmacılar, akciğer kanseri ölüm oranının endişe verici olduğunu, İngiltere”de kadınlarda görülen yüksek ölüm oranının şimdi düşüşe geçtiğini, kadınlarda akciğer kanseri ölüm oranının ise bölgede her yerde yükseldiğini ifade etti.
ZENGİN ÜLKELERDE AZALDI
Carlo La Vecchia, toplam ölü sayısının 4 yıl önceye göre aynı kaldığını, çünkü nüfusun büyüdüğünü ve yaşlandığını belirterek, “”Avrupa”da kanser nedeniyle ölüm oranında olumlu gelişmelere rağmen, nüfusun yaşlanmasına bağlı olarak ölüm oranı aşağı yukarı sabit kalıyor”" dedi. La Vecchia, bu yıl, Avrupa”nın batısında ölüm oranının düşük ancak orta ve doğu Avrupa”da ise yüksek oranda seyredeceğini ifade ederek, “”Bu gelecekte de devam edeceğe benziyor”" dedi.
Zengin ülkelerde kanserden ölümün, daha iyi ilaçlar ve erken teşhis için tarama programının daha yaygın kullanılması nedeniyle azaldığına dikkat çekiliyor.
Araştırmacılar 2012 yılı için de kanser ölüm oranıyla ilgili araştırmayı tekrarlamayı düşünüyor çünkü ölüm oranları hakkında tahminde bulunmanın, ülkelerin kaynak ödeneği ve kanseri önleme ile tedavi planı yapmasına yardımcı olacağı vurgulanıyor.
Araştırma, kanser dergisi “”Annals of Oncology”" de yayınlandı.
İSTANBUL – Medikal Onkoloji Uzmanı Dr. Teoman Yanmaz, “Aşık olunca salgılanan melatonin, serotonin, adrenalin ve oksitosin hormonları vücut direncini artırarak kanserden koruyor, tedavide başarı oranını artırıyor” diyor.
Kanserden korunmada beslenmenin, rutin sağlık kontrollerinin, radyasyondan, katkı maddelerinden ve çevre kirliliğinden korunmanın önemini artık bilmeyen kalmadı.
Dr. Yanmaz”a göre, kanserden korunmada önemli etkenlerden biri de sevgi ve aşk. Aşık olunca gözlerimizin hatta cildimizin parlaması, aslında aşkla birlikte salgıladığımız hormonlardan kaynaklanıyor. Aşık olunca salgılanan bu hormonların, kanserden koruyucu etkiye de sahip olduğunu belirten Medical Park Bahçelievler Hastanesi Medikal Onkoloji Uzmanı Dr. Teoman Yanmaz; “Yalnızca aşk değil, sevginin her hali aslında kanserden korur” diyor ve kanserle aşk arasındaki ilişkiyi şöyle anlatıyor:
Kanser ile aşk arasında bilimsel bir ilişki var mı?
Kanser maalesef günümüzde ‘çağın hastalığı’ haline geldi. Kendiniz, eşiniz, dostunuz, yakın arkadaşlarınız ya da onların yakınları… Mutlaka tanıdık birilerinde bu hastalık var. Bugüne kadar bu hastalıkla ilgili yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, dokunduğumuz, konuştuğumuz, hatta bulunduğumuz ortamın tetikleyici bir faktör olduğu çok anlatıldı. Ama aşkın etkisi pek de dile getirilmedi. Oysa ‘aşkın kanser üzerinde etkisi var mı’ sorusunun yanıtı kesinlikle evet!
Aşk ve sevgi kanser üzerinde nasıl bir etkiye sahip?
Nicedir aşk denince modern insan altındaki kimyasallara odaklanıyor. Yani aşktan değil de aşık olduğumuzda salgıladığımız hormonlardan adrenalinden, serotoninden, oksitosinden ve melatoninden bahsediyoruz aslında. Bunların tamamı aşkı teşkil eder mi, aşk mı bunlara neden olur, bunlar mı aşka; bilmiyoruz. Ama bildiğimiz şey, aşk dediğimiz durumlarda bunların da vücutta arttığının tespit edildiği. İşte aşk sırasında salgıladığımız bu hormonlar kansere de etki ediyor.
MELATONİN DİRENCİ ARTIRIYOR
Bu hormonların bazıları yaşam tarzımızı, bazıları biyoritmimizi dengeleyerek kanserden korunmada yardımcı olurken; bazıları da kanser tedavisi sırasında tedaviyi olumlu yönde etkileyecek ek faydalar sağlıyorlar.
Çoğunlukla evet. Her ne kadar fazlası zarar dense de adrenalin vücudun zinde kalmasını sağlıyor. Ani deşarjlarda kalp hızınız artıyor, çarpıntınız oluyor ve göz bebekleriniz büyüyor. Esas olarak her şeye karşı tetikte oluyorsunuz. Kanserle ilişkili olarak yaptığı en önemli metabolik aktivite birden fazla organı etkileyerek kan şekerini ve yağ asitlerini arttırmak. Yani en zor durumlarda (örneğin kemoterapi alan hastalarda ya da yeterli besin alamayan ileri evre kanser hastalarında) vücudun ihtiyacı olan enerjiyi temin ediyor.
Melatonin ve serotonin çok salgılandığında vücudun direnci artıyor. Enfeksiyonlara karşı koruyucu oluyor. Hem immün sistem üzerine olumlu etkisi var hem de antioksidan etkisi yüksek. Bu nedenlerle kanser riskini azaltıyor. Ama sadece kanser riskini azaltmakla kalmıyor; bir çalışmada melatonin hormonunun kanserden ölümü de azalttığı gösterilmiş. Yani kanser hastasının ölümünü de önlüyor. Melatonin seviyesi az olan insanlar üzerine yapılan çalışmalarda; özellikle yatak odası ışıklandırılmış olanlar ve gece vardiyası yapılan işlerde çalışanlarda, kanserin daha sık görüldüğü saptanmış.
KARANLIĞIN ŞİFASI
Melatonin, karanlık ortamı seviyor. Gece 23.00–05.00 arası salınımı artıyor. Uyku da hormon miktarını arttırıyor; ancak karanlık bir odada ve ışıksız ortamda bulunulacak. Zaten bu nedenle ‘çocuklarınızı bu saatlerde karanlık ortamda uyutun’ deniyor. Ne de olsa önlerinde çok uzun yıllar var, biraz büyüyünce aşık olmalarını öğütleyebiliriz.
Serotonin hormonunun nasıl bir etkisi oluyor?
Serotoninin düzeyini direkt ölçemiyoruz ama metabolitlerini ölçerek düzeyi hakkında fikir sahibi olabiliyoruz. Kendisinin direkt kanserle ilişkisi hakkında çelişkili sonuçlar var. Ama yokluğunun ya da eksikliğinin kanserin en önemli zemin hazırlayıcı faktörü obeziteye neden olduğunu biliyoruz.
ŞEFKAT HORMONU KALKAN GİBİ
Oksitosini de bu gruba sokabiliriz. Buna ‘şefkat hormonu’ da deniyor. Doğumun başlamasını sağlar, orgazm onsuz olmaz, bebek anneyi emdikçe annede oksitosin artar. Aslında bu bahsedilenlerin hepsi aşkın değişik halleri zaten… Sevgilinin varlığı, onunla geçirilen ya da geçirilecek zaman, bunların yarattığı gerçek üstü dünya.
Oksitosin esas olarak kişinin bilişsel ve emosyonel fonksiyonlarını düzeltiyor. Yani insanın korku duygusunu azaltıyor, güven duygusunu arttırıyor, empati yeteneğini geliştiriyor. Tabii bunların hepsi kişinin hastalıklara ve özellikle de kansere yakalanmasını önlüyor ve oluştuğunda da onlarla başa çıkma gücünü arttırıyor.
Aşkın hormon salgılamak dışında bir etkisi var mı?
Hormonlar dışında da açıklanamayan bazı şeyler var aşkla ilgili. Mesela İsrailli araştırıcılar kadın gözyaşının erkeğin testosteron düzeyini düşürdüğünü ve prostat kanserine bu nedenle iyi geldiğini saptadılar. Bu da aşkın bir etkisi işte.
AŞK ACISI BİR MUAMMA
Karşılıksız aşk ya da aşk acısı da aynı etkiyi yapar mı?
Aşka sadece kimyasal bir gözle bakarsak olayın tamamı neredeyse bundan ibarettir. Ama neredeyse diyorum; çünkü bu konuların içinde aşk acısı yok, aşkını kaybetme korkusu yok ya da karşılıksız aşk durumu yok. Yani biz aşkın iyi yönünü ele alınca kanserden önleyici rolü bayağı belirgin görünüyor. Aşkın negatif yönü ise çok araştırılmış değil. Kimse görmek istemiyor herhalde.
HORMONLARIN DANSI SAĞLIĞIN ANAHTARI
ADRENALİN: Vücudun zinde kalmasını sağlıyor. Organizmayı acil harekete hazırlıyor, acil enerji kaynağı sağlıyor.
MELATONİN: Vücudun direncini artıyor. Enfeksiyonlara karşı koruyucu oluyor. Kanser riskini azaltıyor. Hücre yenileyici ve bağışıklık sistemi düzenleyici. Vücudun biyolojik saatini koruyup ritmini ayarlıyor. Özellikle gece karanlıkta salgılanıyor.
SEROTONİN: Diğer adı ‘mutluluk hormonu’dur. Serotonin yükseldiğinde moral düzelir, rahat uyku uyunur, iştah azalır, ruh sağlığı düzelir ve enerji artar. Serotonin düşüklüğü ise sinirli, huzursuz ve depresif ruh hallerine neden olur, obezite, anoreksiya ve bulimia nevroza gibi yeme ve iştah bozukluklarına neden olur.
OKSİTOSİN: Kanserden koruyucu bir hormon. ‘Şefkat hormonu’ da deniyor. Doğumun başlamasını, orgazmı sağlar. Döllenmeyi kolaylaştırır, doğum olayına katkıda bulunur ve emzirmeye yardımcıdır. Güven duygusunu arttırıp, korkuyu azaltır. Empati yeteneğini arttırır.
HATAY – Mesane kanserinde robot yardımıyla yapılan kapalı ameliyat uygulaması, hastanın erken dönemde ayağa kalkması ve bağırsak fonksiyonlarının tekrar normale dönme süresi açısından avantaj sağlıyor.
“”Da Vinci”" robotuyla gerçekleştirilen bu ameliyatta, bağırsaklardan yeni mesane yapıldığını idrar kanallarını buraya bağlayarak normal yoldan idrar yapılmasını sağlamanın ana amaç olduğunu ifade eden Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi ve Üroloji Klinikleri Direktörü Prof. Dr Derya Balbay, son yıllara kadar bu ameliyatın açık sistemle yapıldığını söyledi.
Çok yeni olan ve dünyada 5-6 merkezde uygulanan “”Da Vinci”" robotu yardımıyla yapılan ameliyatlardan son derece olumlu sonuç alındığını vurgulayan Balbay, “”Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi de bu sistemi uygulayan merkezler arasında yer alıyor. Bu konuda dünyada en büyük ikinci hasta serisine sahibiyiz. Bu uygulama dünyada her yıl 100 hastaya yapılıyor, bunun da 30″u Türkiye”de gerçekleştiriliyor”" dedi.
Bazen sabahtan akşama kadar süren kapalı ameliyatın hasta konforu açısından çok önemli olduğunun altını çizen Balbay, açık ameliyatta kanamanın gerçekleştiğini, robotla yapılanda ise böyle bir ihtimalin söz konusu olmadığını kaydetti.
KAPALI AMELİYAT NEDEN AVANTAJLI?
Açık ameliyatın çok büyük kesiklerle gerçekleştiğini, bu nedenle yarada iyileşme probleminin ortaya çıkabildiğini ve yeni bir ameliyatın söz konusu olabildiğini vurgulayan Balbay, “”Robotla birkaç delikten ameliyat gerçekleştiği için ikinci bir ameliyat söz konusu değil. Ayrıca açık ameliyatta yaranın enfeksiyon kapma riski daha fazla iken robotta bu olasılık daha da aşağılara iniyor. Ayrıca hastalarımız kapalı ameliyatta daha erken ayağa kalkıyor, bağırsak fonksiyonlarının tekrar normale dönme süresi daha da kısalıyor”" diye konuştu.
Robot yardımıyla yapılan kapalı ameliyatın yaklaşık 6 bin TL”ye mal olduğunu belirten Balbay, Avrupa ülkelerinde bu rakamın yükseldiğini kaydetti. Yurt dışından da Türkiye”ye bu ameliyatı yaptırmak için gelmek isteyenlerin bulunduğunu ifade eden Balbay, çok yeni bir sistem olan bu uygulamanın yaygınlaşmasını ve daha çok hastaya hizmet götürmeyi hedeflediklerini belirtti.
İSTANBUL – Türkiye”de onbinlerce hastanın kansere karşı yaşam savaşı verirken, bu alanda geliştirilen yeni tedavi yöntemlerine erişmekte zorluk yaşandığını belirten SERDE Başkanı Dr. Gündüz Tezmen “Kanser hastalarının en yeni tedavilere ve ilaçlara en kısa zamanda ulaşmalarını sağlayacak önlemlerin alınması gerekiyor” dedi.
“Ne yazık ki bir Dünya Kanser Günü”nde daha, hastaların yaşadığı sıkıntıları konuşmak durumunda kalıyoruz” ifadesini kullanan Dr. Tezmen, “Kanser tedavisi yüksek maliyetli bir tedavidir. Bu nedenle, geri ödeme olmadan hastalarımızın en yeni ilaç ve tedavilerden etkin bir şekilde yararlanmaları mümkün değildir. Dolayısıyla ruhsatlandırma ve geri ödeme onayı verme sürecinin hızlandırılması çok önemlidir. Unutmayalım ki kanser hastası yaşamı için zamana karşı savaşan bir hastadır. Onların en yeni tedavilere ve ilaçlara en kısa zamanda erişmelerini sağlayacak önlemlerin alınması gerekiyor” diye konuştu.
SERDE’nin yaptığı açıklamasında ise şu ifadelere yer verildi:
“Kanser tüm dünyada üzerinde en fazla yeni ilaç ve tedavi geliştirme çalışmaları yürütülen sağlık alanları arasında yer alıyor. Ancak bu alandaki en yeni ilaç ve tedavilerden yararlanmak konusunda gelişmiş ülkelerdeki hastalarla, ülkemizdeki hastalar eşit koşullarda bulunmuyorlar. Yeni kanser ilaç ve tedavilerinin ülkemizdeki hastaların hizmetine sunulması gecikiyor.
KANSER TÜRKİYE İÇİN CİDDİ TEHDİT!
Kanser yaşamımızda hala en ölümcül hastalıklardan biri olarak yer alıyor. Kanserle mücadelede ortaya konulan tüm çabalara rağmen, istatistikler, Türkiye”nin kanser rakamlarının ürkütücü boyutta olduğunu gösteriyor. Sağlık Bakanlığı’nın 2000-2006 yıllarını kapsayan çalışmasına göre, Türkiye”de 396 bin kanser vakası bulunuyor. Her yıl 140 bin kişi kanserden ölüyor. Bu rakamın önümüzdeki 20 yılda 500 bine çıkacağı tahmin ediliyor. Kanserin Türkiye”ye yıllık maliyeti ise 2,5 milyar doları buluyor. Kadınlarda meme, erkeklerde ise akciğer kanseri birinci sırada yer alıyor.
Türkiye’de farklı bölgelerde farklı kanser tabloları görülüyor. Sağlık Bakanlığı uzmanlarına göre, Türkiye”de İç Anadolu Bölgesi”ndeki mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) sorunu dünya ortalamasının bin katına çıkıyor. Ege Bölgesi”nde arsenikle ilgili olabilecek kanser vakaları, Doğu Anadolu Bölgesi”nde ise mide kanseri diğer bölgelere göre daha sık görülüyor.
KANSER TEDAVİSİNDE KARŞILAŞILAN SIKINTILAR
Kanserle savaşta dünyada son derece gelişkin yöntemler kullanılıyor. Hastalıkla mücadelede üç önemli anahtar bulunuyor. Kanserojen ortamlardan ve maddelerden sakınmanın yanı sıra, erken tanı için düzenli olarak kontrolden geçmek kansere yakalanma olasılığını önemli ölçüde düşürüyor. Yeni tedavi yöntemlerinden ve ilaçlardan yararlanma olanağı da kanser tedavisini her geçen gün daha da etkili hale getiriyor.
Onkoloji uzmanlarına göre, ülkemizde kanser hastaları tedavi ücretlerini karşılamada ciddi maddi zorluklar yaşıyor. Her hasta son teknolojilere ve yeni çıkan ilaçlara ulaşamıyor ve bu yüksek maliyet, kanser tedavilerinde başarı oranını da olumsuz yönde etkiliyor. Bu bakımdan, Hükümetin yeni tedavi usullerinin devreye sokulmasını hızlandırması ve dar gelirli hastaların yeni tedavi yöntemlerinden yararlanabilmesini sağlayacak önlemleri alması gerekiyor.
Yeni tedavi yöntemlerinin hızlı bir şekilde devreye sokulmasında ilaçların ruhsatlandırılma işlemlerinin hızlandırılması hayati önem taşıyor. Ancak bu konuda, ülkemizdeki uygulamalar hastanın yeni tedavi yöntemlerine ve yeni ilaçlara erişimini engelleyici boyutlara ulaşmış bulunuyor. Çeşitli araştırmalar, ilaçta ruhsatlandırma sürelerinin özellikle kanser ilaçlarında diğer ilaçlar için gerekli sürelerin iki, üç katına çıktığını, bazen daha da uzun sürebildiğini gösteriyor. Genel olarak zaten uzun olan ruhsatlandırma süreleri, adeta zamana karşı yarışan kanser hastaları açısından ciddi bir dezavantaj oluşturuyor.”
İSTANBUL – Tüp Bebek Uzmanı Dr. Erdal Budak, bu yüzden kanseri yenenlerin genellikle erken menopoz veya kısırlık sorunuyla karşı karşıya kaldığını söylüyor. Peki, bu durumun önüne geçebilmek için ne gibi önlemler alınabilir?
Dr. Erdal Budak bu soruyu; “Kadınlarda yumurta ile yumurtalık dokusunun, erkeklerde ise sperm ve testis dokusunun donduruluyor” şeklinde cevaplıyor.
Dr. Budak, 4 Şubat Dünya Kanser Günü nedeniyle kanser tedavilerinin yol açtığı kısırlığa karşı kadın ve erkeklerde alınabilecek önlemleri ise şöyle anlatıyor:
“Kanser tedavisi öncesi kadınlarda üreme yeteneğini korumanın bir yöntemi yumurta dondurmadır. Geçmişte kullanılan yumurta dondurma tekniği yavaş dondurma metoduna dayanıyordu, tekniğin özelliğinden dolayı yumurta içinde buzlanma ve kristalleşme oluyordu ve sonuçlar istenilen düzeyde değildi. Ancak vitrifikasyon denen hızlı dondurma yöntemi ile artık dondurulmuş ve çözülmüş yumurtaların sağlığında hiç bir sorun kalmadı.”
“İLK GEBELİK İSPANYA”DA GERÇEKLEŞTİ”
Ancak, bazı kanser hastalarının kanser tedavisi öncesinde bu uygulama için gereken 2 ile 6 hafta arasındaki süreyi beklemek gibi bir lüksü olmayabileceğini belirten Dr. Erdal Budak, “Yüksek doz hormonların, meme kanseri gibi hormona duyarlı tümörler söz konusu iken kullanılması güvenli değil. Bu gruptaki kadınların ihtiyacına yönelik olarak yumurtalık dokusu dondurulabilir. Yumurtalık dokusunu dondurmak ve saklamak 10 yıldır bilinen ve dünyada sadece belirli merkezlerde uygulanmakta olan bir yöntem. Ancak ilk gebelikler daha yeni gerçekleşti. Dünyada meme kanserini yenen, kanser tedavisi öncesinde yumurtalık dokusu dondurulmuş bir hastanın, dondurulmuş yumurtaları kullanıldı ve ilk gebelik İspanya’daki Doctor Peset Üniversite Hastanesi ve IVI Valencia Tüp Bebek Merkezi uzmanları tarafından gerçekleştirildi” dedi.
ERKEK ÇOCUKLARDA NASIL BİR YOL İZLENİYOR?
Testislerin kanser tedavine çok duyarlı organlar olduğunu ancak erkek çocuklarının çok daha fazla etkilendiğini söyleyen Dr. Budak, “Ergenlik öncesinde kanser tedavisi görmüş erkeklerin yüzde 90’ında testislerde önemli hasar meydana gelmekte ve buna bağlı olarak sperm üretiminde belirgin bir düşüş görülmektedir. 13 yaş üstündeki erkek çocuklarında sperm dondurulması opsiyonu var. Ancak, ergenliğe ulaşmamış erkek çocuklarda henüz sperm üretimi başlamadığı için, böyle bir şans yoktu. Geçen yıl düzenlenen 3. Uluslararası IVI Kongresi’nde Dr. Herman Tournaye’in sunduğu araştırma, ergenliğe girmeden önce kanser tedavisi geçirmek zorunda olan küçük erkek çocukları için kök hücreden sperm hücrelerinin üretilmesi yoluyla bir çözüm yolu açıyor. Kanser tedavi öncesi testis dokusu dondurularak, tedavi sonrasında sperm hücresi üretebilen kök hücreleri geri nakletmek mümkün olabilir. Ancak bu yöntemi şimdilik deneysel bir yöntem olarak değerlendirmemiz ve beklememiz gerekir” diye konuştu.
BURSA – Ataman, son günlerde bazı basın yayın organlarında, fruktoz şurubunun kanserojen olduğu, Hollanda, İngiltere ve Fransa”da yasaklandığı yolunda haberlerin yer aldığını belirtti.
“”Mısır şurubu”" veya “”yüksek fruktozlu mısır şurubu”"nun bir şeker olduğunu ifade eden Ataman, “”Fruktoz, meyvelerde bulunan doğal şekerdir. Çay şekeri ya da beyaz şeker olarak bilinen sakkarozu oluşturan iki temel yapıdan biridir, diğeri glukozdur. Ticari fruktoz üretiminde hammadde olarak nişasta kullanılmaktadır”" dedi.
Türkiye”de gıda mevzuatına ve Avrupa Birliği (AB) gıda mevzuatına göre, yüksek fruktozlu mısır şurubunun şeker kapsamı içinde olduğunu vurgulayan Ataman, şöyle konuştu:
“”Katkı maddesi veya yapay bir kimyasal değildir. Bu ürün grubu ne ABD ne de herhangi bir AB ülkesinde sağlık riski nedeniyle yasaklanmamıştır. Bu nedenle yasaklandığı şeklindeki ifadeler yanlış ve yanıltıcıdır. AB”de tarımsal üretimini yönlendirmek amacıyla belli ürünlerde ortak tarım politikaları uygulanmaktadır. Bu bakışla fazla üretimi kontrol altına almak üzere uygulanan bir “şeker rejimi” vardır ve bu rejim kapsamında, ekonomik ve politik nedenlerle bizlerin beyaz şeker olarak bildiği sakkaroz da dahil tüm şekerlerin üretimi ve ithalatında kısıtlamalar vardır. Bu kısıtlamalarda amaç tümüyle politiktir. Rejimin fiyat dalgalanmalarının önlenmesi, çiftçinin yaşam standartlarının artırılması gibi birçok hedefi olmakla birlikte, gıda güvenliğine yönelik bir amacı, hedefi ve yetkisi yoktur. Bir başka deyişle şeker rejimi ile getirilen kısıtlamalar gıda güvenliğine yönelik değildir.”"
KANSEROJEN OLDUĞUNA YÖNELİK VERİ BULUNMUYOR
“”Fruktoz şurubunun kanserojen olduğuna dair uluslararası kabul görmüş veri bulunmuyor”" diyen Ataman, şöyle devam etti:
“”Bu konuda çok farklı görüşler savunan bireysel çalışmalar mevcuttur ancak genel kabul gören bir araştırma ve veriye rastlanmamıştır. Yüksek fruktozlu mısır şurubunun obezite etmeni olduğu yönünde veriler mevcuttur. Ancak bu noktada da diğer enerji kaynaklarından daha fazla obeziteye neden olduğu kanıtlanmış değildir. Obezite ile kanser arasında da bilim adamlarınca ilişki kurulmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü”nün (DSÖ) “Bulaşıcı Olmayan Hastalıklara Yönelik Strateji Belgesi”nde kanser de dahil olmak üzere bu hastalıkların önlenmesinde gıdalarla ilgili olarak, tuz tüketimini azaltılması, trans yağ asitlerinin uzaklaştırılması, Oymuş yağ tüketiminin azaltılması ve şeker tüketiminin sınırlandırılması öneriliyor. Bu öneriler arasında kanserle ilgili fruktoz şurubuna yönelik özel bir hüküm bulunmuyor. Şeker tüketiminin sınırlandırılmasına yönelik öneriler tabi ki, diğer şekerleri olduğu gibi fruktoz şurubunu da kapsıyor.”"
Ataman, tüm besin öğelerinin günlük tüketim miktarlarının insan sağlığı açısından önem arz ettiğini belirterek, dengeli beslenilmediği sürece, bir takım sağlık risklerinin ortaya çıkacağının bilinmesi gerektiğini bildirdi.
AŞIRI TÜKETİLEN VİTAMİNLER BİLE ZARARLI
Aşırı karbonhidrat alımının en başta obezite olmak üzere birçok hastalığın etmeni olduğunu vurgulayan Ataman, şunları kaydetti:
“”Aşırı protein tüketimi de gut hastalığından, osteoporoza kadar birçok sağlık sorununa neden olabilmektedir. Fazla yağ tüketiminin kalp damar hastalıkları ile ilintisi bilinmektedir. Hayat için vazgeçilmez olan vitaminlerin de birçoğunun aşırı tüketimi önemli sağlık sorunlarına neden olabilmektedir. Asıl olan dengeli beslenmedir. Yüksek fruktozlu mısır şurubunun da aşırı tüketimi bu kapsam içerisinde değerlendirilir. Dünya kabullerine göre etikette uyarı gerektiren, özel uygulama gerektiren ürünler arasında değildir. Ne yazık ki, tüketicilerin gıda güvenliği ve sağlık konusunda taşıdıkları hassasiyet zaman zaman bu şekilde kullanılıyor. Sürekli gıda ile ilgili krizler yaratılıyor. Hepsinde de en çarpıcı olduğu için kanserojen ifadesi hemen yerleştiriliyor. Bir bakıyorsunuz bir gün MSG, ertesi gün fruktoz şurubu gündeme getiriliyor. “”
Genel olarak şekerlerin, özel olarak da fruktozun obezite ile ilişkisi üzerine araştırmalar ve sonuçları konusunda kamuoyunu bilgilendirmek yerine, tek bir çalışmayı esas alarak kanserojen olarak nitelemenin, insanların gereksiz yere panik olmasına, nasıl besleneceği, ne yiyeceği konusunda kafalarının iyiden iyiye karışmasına yol açtığını dile getiren Ataman, “”Bu tip sansasyonel yaklaşımlar basında yer alırken diğer görüşler basında yer bulmuyor, sağlıklı bilgiye ulaşmak bu nedenle iyice zorlaşıyor. Hepimizin en temel hedefi, tüketiciyi yanıltmayan, doğru bilgilerle besleyen ve yol gösteren yaklaşımlar sergilemek olmalıdır”" dedi.
ANKARA – Raporda, kulaklığın olmadığı durumlarda “”hoparlör”" ile konuşulması, telefon görüşmesi yerine hazırlanan rapora göre, kablolu kulaklık kullanılması ve baş bölgesinden uzak mesajın tercih edilmesi, arama yapıldığında bağlantı kurulduktan sonra cep telefonunun kulağa tutulması, cep telefonlarının kalp, beyin, böbrek gibi organlardan uzakta tutulması tavsiye ediliyor.
Hamilelerin, çocukların cep telefonu kullanmaması uyarısında bulunan raporda, uyurken cep telefonlarının kapatılması, kapatılmayacaksa başucundan en az 1 metre uzağa konulması öneriliyor.
Cep telefonlarının hareketli araçlar içerisinde kullanılması ve taşınması önerilmeyen raporda, araç içinde metal çeperlerden içeri yansıyan elektromanyetik alanın şiddetinin, açık havadakinden daha fazla elektromanyetik dalgaya yol açtığı gerekçe olarak gösteriliyor.
Sağlık Bakanlığı, son yıllarda yaygın olarak kullanılmaya başlanılan cep telefonlarının insan sağlığına etkileri konusunda yapılan çok sayıda araştırmayı göz önünde bulundurarak, kamuoyunun doğru bilgilenmesi için önlem alınması ve bilimsel bir kurul tarafından vatandaşları bilgilendirici önerilerin belirlenmesi gerektiği kanaatine vardı.
Bu kapsamda, Sağlık Bakanlığı tarafından “”Elektromanyetik Alanların Sağlık Etkilerini Değerlendirme Alt Kurulu”" oluşturuldu. Kurul tarafından yapılan çalışmalar sonucunda cep telefonu kullanılması ile ilgili rapor hazırlandı. Cep telefonlarının sağlığa etkisi ile ilgili olarak yurt içi ve yurt dışındaki tüm araştırmaların değerlendirildiği bilimsel kurulun hazırladığı raporda, cep telefonu kullanımı konusunda halka yönelik önerilere yer verildi.
KONUŞMAK YERİNE, KISA MESAJLARDAN YARARLANILMALI
Cep telefonundan yayılan dalgadan etkilenimin uzaklıkla azaldığı vurgulanan rapora göre, kablolu kulaklık kullanılması telefonun baş bölgesinden uzak tutulmasını sağladığından, cep telefonlarının zararlı etkileri azaltılabiliyor. Kulaklığın olmadığı durumlarda “”hoparlör”" modu tuşlanarak, sesli görüşme ile telefondan uzak konuşulması öneriliyor.
Özellikle büyümesi ve gelişmesi devam eden çocuklarda cep telefonu kullanım yaşının geciktirilmesi ve çocukların cep telefonu kullanmaması tavsiye ediliyor. Çocukların cep telefonu kullanması halinde, faturaların kontrol edilmesi, gerektiğinde uyarılması isteniyor. Hamilelerin ise cep telefonu kullanmaları önerilmiyor. Acil durumlar dışında cep telefonu kullanılmaması ve mümkün olan her durumda cep telefonu yerine kablolu sabit telefonların kullanılması tavsiye ediliyor.
Cep telefonu ile yapılan görüşmelerin mümkün olduğu kadar kısa tutulması ve daha çok kısa mesajlardan yararlanılması isteniyor. Numara çevrildikten sonra hat bağlanıncaya kadar telefonun vücuttan uzak tutulması isteniyor. Cep telefonuna gelen arama olduğunda ya da arama yapılması gerektiği durumlarda, bağlantı kurulduktan sonra cep telefonunun kulağa tutulması ile elektromanyetik radyasyona maruz kalmanın önemli ölçüde azaltılacağı belirtiliyor.
SAR DEĞERİ DÜŞÜK TELEFONLAR TERCİH EDİLMELİ
Rapora göre, cep telefonu alınırken SAR değeri düşük telefonların tercih edilmesi öneriliyor. Cep telefonlarının olabildiğince vücuttan uzakta kullanılması ve bulundurulması isteniyor. Özellikle kalp, beyin, böbrek gibi organlardan uzakta durması gerektiği vurgulanıyor.
Bebek odaları, yatak odaları ve çocukların yakınında cep telefonu bulundurulmaması tavsiye ediliyor. Uyurken cep telefonlarının kapatılması, kapatılmayacaksa başucundan en az 1 metre uzağa konulması öneriliyor.
HAREKETLİ ARAÇ İÇİNDE KULLANILMAMALI
Cep telefonlarının hareketli araçlar içerisinde kullanılması ve taşınması ise önerilmiyor. Buna gerekçe olarak da araç içinde metal çeperlerden içeri yansıyan elektromanyetik alanın şiddeti, yolculara açık havadakinden daha fazla elektromanyetik dalgaya maruz kalmasına neden olabiliyor.
Ayrıca, sürekli değişen baz istasyonları ile iletişime geçmeye çalışan cep telefonu, normalden çok daha fazla elektromanyetik dalga yayabiliyor. Araç kullanırken cep telefonu veya araç telefonu kullanılmasının dikkati azalttığı ve kazalara neden olabildiği uyarısında da bulunuluyor. Bu nedenle araç güvenli bir yere çekildikten sonra cep telefonu ile konuşulması tavsiye ediliyor.
Özellikle yol koşullarının riskli olduğu yağışlı ve sisli havalarda cep telefonu ile kullanılmaması gerektiği belirtiliyor. Bunun dışında petrol istasyonlarında da cep telefonu kullanılmaması isteniyor.
ANKARA – Daily Telegraph gazetesindeki habere göre, İsrail”deki Hayfa Üniversitesi’nden biyoloji Profesörü Abraham Haim, mavimsi ışık yayan bu tür ampullerin vücudun melatonin hormonu üretimini bozduğunu ifade etti.
Melatonin hormonunun bazı meme ve prostat kanseri türlerine karşı koruma sağladığı düşünülüyor.
Söz konusu hormonun gece daha fazla salgılandığı ancak bu ampullerin gece yatak odasında yakıldığında hormon üretimini bastırdığı belirtildi.
Gece vardiyasında çalışan kadınların meme kanserine daha fazla yakalandığını gösteren araştırmadan sonra, gece ışığa maruz kalmakla meme kanseri arasındaki muhtemel bağlantı 10 yıldan fazla süredir biliniyordu.
Prof. Haim, ekibiyle yaptığı araştırmanın, gece yarısı yatak odalarında kullanılan ışığın seviyesiyle meme kanseri riski arasında daha güçlü bağlantı bulduğunu söyledi.
Chronobiology International dergisinde yayınlanan araştırmada, gece lambası yanarken uyuyan kadınlarda meme kanseri görülme riskinin, karanlıkta uyuyanlara oranla yüzde 22 daha fazla olduğu belirtildi. Bilim adamları bunun bir
nedeninin de insanların uyurken enerji tasarrufu sağlayan lambalar kullanmaları olduğunu kaydettiler. Bilim adamları, mavimsi, kısa dalga uzunluğuna sahip ampullerin akşam iki saat kullanılmasının sarı ışık kullanılmasına oranla melatonin üretimini daha fazla bastırdığını belirleyen bir başka araştırmaya da atıf yaptılar.
Mavimsi ışığın ayrıca insanı daha tetikte tuttuğu ve vücut ısısıyla kalp atışını artırdığına dikkat çekili
Bu yazının kategorisi: Doğum,Gebelik,Hastalıklar,Kanser Hastalığı,Sağlıklı Beslenme
Geri izle