Kolesterol ilaçları raporsuz alınamayacak
March 17th, 2011
Tansiyon ve kolesterol ilaçlarının ödenmesiyle ilgili yeni düzenleme yapıldı. Buna göre, ARB grubundaki kolesterol ilaçları için de artık rapor istenecek.
ANTALYA – Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı ve Pediatrik Hematoloji Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Akif Yeşilipek, Türkiye”de akraba evliliği oranı fazla olduğu için çocuklarda birçok kalıtsal hastalıkların görülme oranının da yüksek olduğunu bildirdi.
Prof. Dr. Yeşilipek, “”Türkiye”de bir çalışma yapsanız evliliklerin yüzde 30-35″inin akraba evliliği olduğunu bulursunuz. Bu evlilikler kalıtsal hastalıkları beraberinde getiriyor”" dedi.
Kemik iliği nakli deyince sadece kanser hastalarının akla geldiğini belirten Yeşilipek, kanser dışında birçok kalıtsal hastalığı bulunan hastanın da kemik iliği beklediğini söyledi. Kalıtsal hastalıkların bir kısmının sadece kemik iliği ile tedavi edilebildiğini kaydeden Prof. Dr. Yeşilipek, Akdeniz bölgesinde en çok görülen kalıtsal hastalığın halk arasında Akdeniz anemisi olarak bilinen talasemi olduğunu vurguladı.
Akdeniz Üniversitesi olarak yaklaşık 400 hastaya kemik iliği nakli yaptıklarını, bunun 150″sinin talasemili hastalar olduğunu ifade eden Yeşilipek, 100 civarında talasemili hastanın da kemik iliği nakli beklediğini bildirdi. Çok sayıda çocuğun akraba evliliğinden kaynaklı bağışıklık yetmezliği sorunu bulunduğunu dikkati çeken Yeşilipek, “”Akraba evliliklerinde bu hastalıkların görülme ihtimali toplumun diğer bireylerine oranla daha fazla”" diye konuştu.
ERKEK ÇOCUKLAR 1 YAŞINA GELMEDEN ÖLÜYOR
Akraba evliliği sonucu doğan çocukların bir kısmının 1 yaşına gelmeden tekrarlayan ağır enfeksiyonlar nedeniyle kaybedildiğini, ailelerin ” bizim erkek çocuklarımız yaşamıyor” dediğini anlatan Yeşilipek, “”Bunun altında bağışıklık yetmezliği hastalıkları vardır, bunların bir kısmı akraba evliliklerinden kaynaklanıyor”" dedi.
“Lorenzo”nun yağı” filmine konu olan hastalığın da metabolik bir hastalık olduğunu vurgulayan Yeşilipek, kemik iliği nakliyle metabolik hastalıkların tedavisinin de yapıldığını anlattı.”"Son bir kaç yıl içerisinde kanser hastalarının sayısı oldukça arttı”" diyen Yeşilipek, bir kaç yıl önce yılda 40-45 yeni hastaya tanı koyarken şimdi 70-80 civarında yeni hastaya tanı konulduğunu bildirdi.
ATEŞ, İŞTAHSIZLIK, HALSİZLİK VE KANAMAYI CİDDİYE ALIN
Prof. Dr. Akif Yeşilipek, çocukluk çağı lösemilerinde erken tanı konulan hastaların ilaçla tedavi olma şansının yüzde 80 olduğunu belirtti. Çocukluk çağında löseminin bulgularının ateş, iştahsızlık, halsizlik, kanama olduğunu kaydeden Yeşilipek, şunları söyledi:
“”Lösemililerin yarısına yakınının bulgusu ateş ama ateş bütün çocuklarda bir enfeksiyon durumunda görülen bir şey. Kanama da önemli bir bulgu. Trombosit sayısı düşünce ciltte kırmızı lekeler oluşuyor, burun kanamaları gibi durumlar görülebiliyor. Bu lösemi için bir ipucu olabilir ama bu ileri dönemlerde görülen bir bulgudur. Lösemi hastalarımızın üçte birinde kemik ağrısı görülüyor.”"
Çocukların sağlıklı olması için dengeli beslenmesinin önemine değinen Akif Yeşilipek, “”Çocuklar yeterince et yemeli. Balığı, taze meyve ve sebzeyi dengeli şekilde tüketmeli”" dedi.
İSTANBUL – Bu durum en çok idrar yolu enfeksiyonlarında geçerlilik kazanıyor. Üroloji Uzmanı Prof. Dr. Yalçın İlker antiseptiklerin, özellikle vajina florasında olumsuz etki yaptığını belirterek, “Tuvaletten sonra temizlik alışkanlığı da idrar yolları enfeksiyonlarının önlenmesinde önemli rol üstleniyor. Temizliğin önden arkaya doğru olması gerekiyor. Aksi halde anal yoldaki mikroplar idrar yoluna taşınabiliyor” diyor.
İdrar yolları enfeksiyonları, erişkinlerde en sık antibiyotik kullanılan rahatsızlıkların başında geliyor. Genellikle sağlıklı kişilerde ortaya çıkan bu sorun ayakta tedavi ediliyor ancak, tedavi ihmal edildiğinde hastalık ağır tablolara neden olabiliyor.
Prof. Dr. Yalçın İlker, “Bu enfeksiyonların tedavi edilmemesi böbrek iltihabına, böbrek kaybına ve hatta ölüme kadar gidebiliyor. Tüm idrar yolu enfeksiyonlarının yüzde 75’ine koli basili neden oluyor. Kadınlarda erkeklere oranla 25 kat daha fazla görülmesinin nedeni ise, idrar kesesinden sonraki idrar yolunun kadınlarda çok daha kısa olması. Erkeklerde de prostat bezi enfeksiyonları önemli sağlık sorunlarına yol açıyor ve tedavi süreci daha zorlu geçiyor. Çünkü prostat bezine yerleşen bakterilerin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmuyor” diye konuşuyor.
CİNSEL İLİŞKİDEN SONRA İDRAR KESESİNİ BOŞALTIN
Prof. İlker, enfeksiyon mekanizmasını ise şöyle açıklıyor: “Bakteriler, esas olarak idrar yaptığımız delikten içeri giriyorlar. Vücut direnci genellikle, bu esnada idrar yollarına ilerlemeye çalışan bakterileri öldürüyor. Ama öldürülmediğinde ya da çok sayıda bakteri girdiğinde enfeksiyona neden oluyor. Kadınlarda görülmesinin en büyük nedeni ise cinsel ilişki sırasında giren bakteriler. Bundan korunmak için de, cinsel ilişkiden sonra idrara çıkmak gerekiyor. Çünkü ilişkiden sonra idrar kesesini boşaltmak koruyucu etki yapıyor.”
İDRAR YOLLARINDA EN ÇOK BU ENFEKSİYON GÖRÜLÜYOR
En sık görülen idrar yolu enfeksiyonu, idrar kesesi kaynaklı oluyor. “Sistit” olarak adlandırılan bu enfeksiyonun ilk belirtisi de çok sık idrara çıkmak oluyor. Sıklığı 1.5 saatte birden, 15 dakikada bire kadar değişiyor. Bu duruma, idrar yaparken hissedilen yanma da eşlik ediyor. İdrarda kanama ve hafif ateş de nadiren görülen belirtiler arasında yer alıyor.
BALAYINDA SİSTİT RİSKİ ARTAR
Prof. Dr. Yalçın İlker idrar yolu enfeksiyonlarında tanı koyma ve tedavi yöntemlerinin önemine dikkat çekiyor. İlker, “Kişiyi hekime getiren bu şikâyetlerin ardından, fizik muayene yapılıyor. İdrar kesesinin olduğu bölgede hassaslık saptanıyor. İdrar tahlili ve idrar kültürü yaptırılıyor. Bu tahlillerde enfeksiyon bulguları ortaya çıkarsa, enfeksiyonun türüne göre antibiyotik belirlenerek tedaviye başlanıyor. Genellikle 3-5 gün süren tedavi süreci, enfeksiyonun ortadan kaldırılması için yeterli oluyor” diyor.
Prof. Dr. Yalçın İlker, sistitin gebelikte çok rastlanan bir durum olduğunu, ancak hamilelikte her antibiyotik kullanılmadığı için kadınların mutlaka hekime başvurup, uygun ilacı alması gerektiğini belirtiyor. İlker, “Cinsel aktivitenin aniden arttığı durumlarda da sistit sık görülüyor. Bu nedenle, özellikle balayına çıkan çiftlerde ortaya çıkan idrar yolu enfeksiyonları “balayı sistiti” olarak adlandırılıyor” ifadesini kullanıyor.
ANTİBİYOGRAM NEDEN ÖNEMLİ?
Kadınlarda daha sık görülmekle beraber, erkek hastalarda da azımsanmayacak derece yaygın olan idrar yolu enfeksiyonları, doğru antibiyotikle tedavi edilmeyen hastalarda ağır tablolara neden olabiliyor.
Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Dr. Elif Hakko da sık görülen ve ciddi sonuçlar yaratabilen enfeksiyonların tedavisinde kullanılacak antibiyotiklerin mikrobiyolojik veriler ışığında seçilmesinin gerekliliğini vurgulayarak şöyle konuşuyor:
“İdrar yolu enfeksiyonlarına genel olarak bağırsakta bulunan bakteriler neden oluyor. Escherichia coli ve bunun benzeri diğer bakteriler antibiyotiklerle karşılaştıkça direnç geliştiriyor ve antibiyotikleri etkisiz hale getiriyor. Bu nedenle tedaviye başlamadan önce (tek bir doz dahi antibiyotik almadan) hastadan mikrobiyolojik kültür alınarak, hangi antibiyotiklere karşı duyarlı olduğunun saptanması gerekiyor. Bu sayede doğru antibiyotikle etkili tedavi yapılması ve bakterinin direnç geliştirmesi önleniyor.”
DİNRENÇLİ ENFEKSİYONLARA DİKKAT
Uzun dönemli tedavi gerektiren prostat enfeksiyonları, ağır seyreden, damardan antibiyotik tedavisi gerektiren böbrek enfeksiyonları ve sık tekrarlayan enfeksiyonlarda antibiyogram yapılmasının şart olduğunu söyleyen Dr. Hakko, kültürde üremeyen mikoplazma, klamidya ve üreoplazma gibi bazı bakterilerin tanısında kullanılan başka yöntemler de olduğunu belirtiyor.
İdrar ve kan örneklerinde çalışılabilen bu testler, doğrudan bakterinin saptanması ve hedefe yönelik etkin tedavinin uygulanmasına yardımcı oluyor. Dr. Hakko, idrar kültüründe üreme olmaması, verilen antibiyotiğe yanıt vermeme ve tekrarlayan enfeksiyonlarda da bu testlerin yapılmasının yararlı olacağı görüşünde.
ANKARA – Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Nihat Tosun, tüberkülozlu hastalara HIV testi yapılmasına ilişkin genelgeyi il sağlık müdürlüklerine gönderdi. Genelgede, bakanlıkça oluşturulan “Laboratuar Hizmetleri Danışma Kurulu”nun, tüberküloz tanısı konulan hastalara HIV taşıyıp taşımadıklarının saptanması amacıyla, HIV tanı testi yapılması hususunda tavsiye kararı aldığı bildirildi.
Tüberküloz hastalığında son zamanlarda direnç sorunu, artan ilaç sayısı nedeniyle tedaviye uyumun güçleşmesi ve HIV-tüberküloz etkileşimi gibi problemlerle karşılaşıldığı belirtilen genelgede, bu doğrultuda tüberküloz-HIV etkileşiminin önlenmesi için HIV ile enfekte olguların erken saptanmasının büyük önem taşıdığı bildirildi.
Genelgede, bu uygulamayla verem hastalarında tüberküloz-HIV birlikteliğinin olup olmadığı belirlenerek hasta için en uygun tedavi rejiminin belirlenmesi ve her iki hastalık arasındaki etkileşimin en aza indirgenmesini sağlayacağı kaydedildi. Bu çerçevede tüm sağlık kuruluşlarında tüberküloz tanısı alan hastalara, ilgili hekim tarafından bilgilendirme yapıldıktan sonra, onay alınarak HIV-ELISA (AIDS testi) yapılması kararı alındı. Test sonucunda hastaların test sonuçları il sağlık müdürlükleri ve verem savaş dispanserine bildirilecek.
Tetkikler hastanın etik ve kanuni haklarına, hastanın mahremiyetine en üst düzeyde özen gösterilerek, gizlilik ilkelerine uygun şekilde çalışılacak. ELISA testi sonucunda HIV pozitiflik saptanması halinde hastaya ikinci kez test uygulanacak. İkinci test de pozitif çıkarsa tanının kesinleştirilmesi için doğrulama testleri yapılacak.
Pozitif olarak doğrulanan sonuçlar hasta mahremiyetine özen gösterilerek il sağlık müdürlüğü bulaşıcı hastalıklar şubesine bildirilecek. AIDS tanısı konulan hasta daha sonra bilgilendirilerek, ileri danışmanlık hizmeti alması, tetkik ve tedavilerinin yapılması için enfeksiyon hastalıkları uzmanı olan bir merkeze sevk edilecek.
ANKARA – Yöntemin en büyük özelliği, ameliyatın hasta uyanıkken yapılması ve bu sayede birkaç saat içinde hastanın taburcu edilebilmesi olarak gösteriliyor. Bunun dışında bir diğer önemli avantaj da kemik yapılara dokunulmadığı için hastaların ileride ameliyat nedeniyle yaşayabilecekleri bel kayması riskinin ortadan kalkması olarak vurgulanıyor.
Bu güne kadar yaklaşık bin 500 uygulama yapan yöntem öncülerinden Alman Dr. Guntram Krzok, Ankara’da bu alanda eğitim verdi ve Beyin-Sinir Cerrahi Uzmanı Dr. Hakan Yakupoğlu ile birlikte ameliyatlara girdi.
Yöntemi, kapalı bel fıtığı ameliyatlarında “”devrim”" olarak nitelendiren Krzok, TESSYS yönetiminin standart bel fıtığı ameliyatlarına alternatif yeni bir sistem olduğunu söyledi. Krzok, yöntemin, dünyada 2002 yılından beri başarı ile uygulandığı belirterek, “”Sistemin en büyük özelliği, ameliyatın hasta uyanıkken yapılması ve bu sayede birkaç saat içinde hastanın taburcu edilebilmesidir”" diye konuştu.
Dr. Hakan Yakupoğlu da yöntemin başarı oranın yüzde 90″ların üstünde olduğunu belirterek, “”Ameliyatın bir diğer özelliği de kemik yapılara dokunulmadığı için hastaların ileride ameliyat nedeniyle yaşayabilecekleri bel kayması riskinin ortadan kalkmasıdır”" dedi.
BEL KAYMASI OLANLARA UYGULANAMAYABİLİR
Yöntemin hastalara üstün bir konfor sağladığını anlatan Yakupoğlu, şunları kaydetti:
“”Klasik cerrahi de operasyon sonrasında hastalar ağrı sorunu yaşayacakları için genel anestezi uygulanıyor. Bu durumda da hastanın mutlaka bir gün hastanede yatması gerekiyor. Endoskopik yöntemlerin uygulanmasıyla hastanede yatış süresi azaldı. Şimdi uygulanan endoskopik yöntemde lokal anestezi yapılıyor. Bu nedenle hasta 2-3 saat içinde taburcu edilebiliyor. Hastayı, operasyon sonrasında hemen ayağa kaldırarak ağrı şikâyetinin geçip geçmediğini kontrol ediyoruz.
Teknik olarak da diğer yöntemlerden farklılık içeriyor. Bu yöntemde, fıtığa yan hattan yaklaşıyoruz. Bu da sinir paketinin arkasına geçildiğinden kolaylık sağlıyor. Bir başka avantajı ise kötü iyileşme dokusu diğer yöntemlere göre çok daha az oluyor. Bu sayede, sinir üzerinde daha sonra oluşabilecek baskılar ortadan kalkmış oluyor.”"
Yakupoğlu, yöntemin her türlü bel fıtığı sorunu bulunan hastalara uygulanabileceğini vurgulayarak, “”Bel kayması ya da yoğun kireçlenmesi olan hastalara uygulanamayabilir”" dedi. Yurt dışında özellikle sporcuların bel fıtığı ameliyatlarında bu tekniği tercih ettiğini dile getiren Yakupoğlu, yöntemin SGK tarafından geri ödeme kapsamında olduğunu söyledi.
UYGULAMA NASIL YAPILIYOR?
Dr. Yakupoğlu ve Dr. Krzok”un verdiği bilgiye göre, öncelikle tanı konulan hastaya röntgen çekilerek hedef belirleniyor. Hastanın operasyon yapılacak bölgesi temizlendikten sonra yaklaşık 0.5 santimetrelik tek bir kesi açılıyor. Operasyon, bu delikten 0.4 cm çapında bir endoskopla gerçekleştiriliyor. Uygulama ile fıtık buradan parça parça çıkarılıyor.
SİVAS – Enfeksiyon hastalıkları uzmanı olan Prof. Dr. İlyas Dökmetaş, bahar dönemi yaklaştığı için kene ile bulaşan KKKA hastalığı ile ilgili yeni vakaların olabileceğini söyledi. İstanbul”da konuyla ilgili katıldığı bir toplantı öncesinde, son beş yılın verilerini kontrol ettiğini belirten Dökmetaş, şöyle konuştu:
“”Şu bir gerçek: Geçen yıl bir önceki yıla göre KKKA vakalarında yüzde 40″a yakın azalma var. Yani bir hastalık bir başlangıç yapıyor, sonra pik yapıyor, yükseliyor, sonra da yavaş yavaş düşüyor. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın, Sağlık Bakanlığı’nın aldığı önlemler, üniversitedeki bizim yaptığımız çalışmalar ve basının büyük desteğiyle şu aşamada hastalık azalmaya doğru döndü. Bu vakalarımız yine olacak, yıl içerisinde sürecek, yine tedbirlerin alınması konusunda destek istiyoruz.”"
Prof. Dr. Dökmetaş, piknik alanlarına çıkarken dikkatli davranılması, dönüşte kene açısından kontrol edilmesi, hayvanlarla yakın teması olan köyde yaşayan insanların, çiftçilerin zaman zaman kontrollerinin yapılması, çıplak elle kenelerin tutulmaması, öldürülmemesi, kenesavar ilaçların yer yer kullanılması gibi önlemlere dikkati çekti.
Bu konulardaki önlemlerin devam ettiğini anlatan Prof. Dr. Dökmetaş, şunları kaydetti:
“”Ama bölgesel ilaçlamalara hep karşıyız. Bazen “piknik alanları ilaçlanıyor” deniyor. Diğer canlıların yaşamı sona eriyor, bu defa denge bozuluyor. O nedenle buna karşıyız. Bu konuda yapılan çalışmalarda bazı ilaçların etkinlikleri var ama kesin olarak şu anda Dünya Sağlık Örgütünün “şu ilacı şu kadar süreyle vereceksiniz, bunu verdiğiniz anda kurtulur” dediği bir sisteme gelmedik daha. Aşılama konusunda çalışmalar var ama halen net bir şey yok. Ülkemizde de değişik konularda çalışmalar yapılıyor. Biz yine koruma önlemlerini ön planda alacağız.”"
İZMİR – “”Usher Sendromu”" adı verilen, doğumsal işitme ve görme kayıplarının en önemli sebeplerinden biri olarak gösterilen hastalık nedeniyle, bebekliğinden bu yana sadece ışığı algılayabilen ve sesleri de ancak işitme cihazıyla duyabilen Gökmen”in hayatı, geçirdiği başarılı göz operasyonuyla tamamen değişti.
Gülay Gökmen, çocukluğundan bu yana çeşitli dönemlerde doktorların kendisine gözlük ve lens verdiğini ancak hiçbirinin kendisinde görme yetisi sağlamadığını anlattı. Daha önce defalarca gittiği doktorların ameliyat edilse bile tamamen kör olma ihtimali bulunduğunu söylediklerini ifade eden Gökmen, çok az miktarda algıladığı “”ışığın”" da tamamen yok olmasını göze alamadığı için ameliyat masasına yatmayı kabul etmediğini anlattı.
Daha sonra ailesinin yaptığı araştırmalarla ameliyata ikna olduğunu belirten Gökmen, “”Şimdi yeniden dünyaya gelmiş gibi oldum. Renkleri, her şeyi daha yeni keşfettim. İşitme kaybı da olduğu için önceleri televizyonun içine giriyordum. Şimdi koltuktan izleyebiliyorum”" dedi.
“ARABA KULLANABİLECEK DÜZEYE GELDİ“
Göz Doktoru Operatör Mehmet Söyler ise Gökmen”in kendilerine başvurduğunda, iki gözünde de ileri derecede görme kaybı, kulaklarında işitme kaybı bulunduğunu ifade etti.
Dr. Söyler, ameliyattan sonra görmesinin yaklaşık yüzde 30 civarına geldiğini, iki hafta içindeyse yüzde 60″a çıktığını, daha sonra ikinci gözün operasyonunun da yapılmasıyla şu anda her iki gözün görme düzeyinin yüzde 80″lere ulaştığını belirterek, “”Bu, hastanın günlük her türlü ihtiyacını karşılayabileceği, neredeyse araba kullanacağı düzeyde bir görme”" dedi.
“”Usher Sendromu”"na dair soruya Dr. Söyler, “”Genetik bir hastalık. Anne karnındayken oluşuyor. Yaygın bir hastalık değil.”" karşılığını verdi.
HATAY – Hatay İl Sağlık Müdürü Bayram Kerkez, Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı (DOĞAKA) tarafından 45 bin lira hibe alınan proje sayesinde, kentte yoğun olarak görülen kalıtsal kan hastalığıyla mücadele edeceklerini söyledi.
Hatay”da talasemi ve orak hücre olmak üzere iki kalıtsal kan hastalığının yoğun olarak görüldüğünü, şu an kayıtlara göre yaklaşık 2 bin kişinin bu rahatsızlık nedeniyle tedavi gördüğünü ifade eden Kerkez, her yıl yeni doğan hasta bebeklerle bu sayının daha da arttığını kaydetti.
Ülke genelinde orak hücre anemi ve talasemi taşıyıcılığının ortalama yüzde 2 olduğunu, Hatay”da ise bu oranın yüzde 10 seviyelerinde bulunduğunu vurgulayan Kerkez, sözlerine şöyle devam etti:
“”Geçen yıl Türkiye genelinde 21 hasta bebek dünyaya geldi ve bunların 9″u Hatay”da. Hatay kalıtsal kan hastalığının çok yoğun olarak görüldüğü bir yer. Yeni hasta bireylerin doğumunun önüne geçmek amacıyla çalışıyoruz. Hastalığı kontrol altına almanın tek yolu evlenecek çiftlerin evlilik öncesi testlerini yaptırıp kan hastalığı taşıyıcısı olup olmadığını öğrenmesidir. Test sonucunda ikisi de taşıyıcı çıkan çiftlerin hamilelikte çok dikkat etmesi gerekiyor. Hamile olduğu tespit edilen anne adaylarının mutlaka, doğum öncesi tanı (prenatal tanı) yaptırması gerekiyor. Çünkü kalıtsal kan hastası taşıyıcısı çiftin hastalıklı bebek dünyaya getirme olasılığı yüzde 25. Bu nedenle doğum öncesi tanı çok önemli. Hedefimiz yeni kalıtsal kan hastası çocuk doğumunun önüne geçmek.”"
“”HAMİLELİĞİ SONLADIRMASI İÇİN AİLEYİ İKNA EDECEĞİZ”"
Vali Mehmet Celalettin Lekesiz”in eşi Zehra Lekesiz”in de desteklediği projeyle çiftlerin psikolog ve psikiyatrist gözetiminde evlerinde ziyaret edileceğini ifade eden Kerkez, anne adayını doğum öncesi tanıda hastalıklı bebek dünyaya getireceği sonucu çıktığında hamileliğine son verdirmesi için ikna etmeye çalışacaklarını kaydetti.
Çoğu anne adayının hastalıklı bebek dünyaya getirecek olacağını bilmesine rağmen hamileliğine son vermediğini vurgulayan Kerkez, “”Birebir görüşmeyle hastalıklı bebeğin aileye ne gibi ekonomik zorluklar getireceğini iyi bir şekilde anlatacağız. Ayrıca, bebeğin ilerleyen yaşamında ne gibi sorunlar yaşayacağını, ameliyatlar geçireceğini ifade edeceğiz ve bu şekilde hamileliğini sonlandırması için ikna etmeye çalışacağız. Çünkü bu hastalık nedeniyle çoğu aile günümüzde büyük sıkıntılar yaşıyor”" diye konuştu.
Proje ortaklarından olan Antakya Talasemi Derneği”nin Başkanı Burhan Kerimoğlu da, kalıtsal kan hastalığı nedeniyle taşıyıcı çiftlerden hastalıklı olarak doğan çocukların en az üç olmak üzere çok sayıda ameliyat geçirdiğini, rahatsızlıkları nedeniyle eğitimlerine devam etmekte güçlük yaşadıklarını ve bir iş bulmakta zorlandıklarını kaydetti.
Projenin hastalıklı yeni birey doğumunun önüne geçilmesi adına çok önemli olduğunu belirten Kerimoğlu, önümüzdeki günlerde tespit edilen ailelere ev ziyaretlerine başlayacaklarını sözlerine ekledi.
DİYARBAKIR – Merkezi ABD”de bulunan “”Barış İçin Doktorlar Vakfı”"nın (Physician For Peace) desteğiyle Dicle Üniversitesi (D.Ü) bünyesinde kurulan Ortez ve Protez Uygulama Merkezi mayın ve trafik kazası mağdurlarıyla, damar tıkanıklığı ve tümöre bağlı uzuv kaybı yaşayanlara ücretsiz protez hizmeti veriyor.
Türkiye”nin bilgisayar destekli tasarım ve imalat sistemiyle (CAD/CAM) çalışan tek merkezi olan ünitede, 2001 yılından bu yana 245″i mayın ve trafik kazası mağduru yaklaşık 500 kişiye protez hizmeti verildi.
“”Engelli olarak yaşamak kader değil”" sloganı ile başta bölge olmak üzere Türkiye”nin her yerinden başvuruda bulunan tüm hastalar, “”CAD/CAM”" sistemi ile bilgisayar ortamında hazırlanan protezlerden ücretsiz olarak faydalanabiliyor.
D.Ü Ortez ve Protez Ünitesi Müdürü Prof. Dr. Abdurrahman Şenyiğit, ünitede 10 yıldan bu yana bölgeden ve zaman zaman da bölge dışından başvuran hastalara hizmet verdiklerini belirterek, bu kapsamda çeşitli nedenlerle uzuv kaybı yaşayan ve engelli olarak yaşama tutunmaya çalışan hastalara Amerika”da uygulanan bilgisayar sistemi ile kaliteli ve rahat kullanılabilir protez hazırladıklarını söyledi.
Kuruluş amacı mayın mağdurları olan, ancak zamanla trafik kazası sonucu uzuv kaybı veya işlev yetersizliği yaşayan hastalara da hizmet veren merkeze son yıllarda damar tıkanıklığı ve tümöre bağlı uzuv kaybına uğrayan vatandaşların da başvuruda bulunduğunu belirten Şenyiğit, merkezde otomatik olarak ölçüm yapan “”CAD/CAM”" sistemi ve kullanılan malzemenin en uygun şekilde hastaya uyumunu sağlayan otomatik cihazlarla hizmet verdiklerini söyledi.
Şenyiğit, “”Ünitemizin kuruluşundan bu yana 500 hastaya hizmet verdik. Bunların 101″i mayın, 144″ü trafik kazası, 100″ü damar tıkanıklığı ve 30″u tümör. Geriye kalanlar ise doğuştan gelen rahatsızlıklar, elektrik çarpması ve iş kazaları gibi nedenler. Özellikle son 6 ay içerisinde Abdülkadir Aydın yönetiminde oluşturduğumuz personel ile merkezin işlerliğini artırdık. Bir hayır kuruluşu gibi hizmet veriyoruz. Bu bakımdan kapımız mağduriyet yaşayan tüm vatandaşlarımıza açık”" dedi.
“ENGEL İLE YAŞAMAK KADER DEĞİL”
Şenyiğit, Avrupa”da ve Amerika”da uzuv kaybı olanların olimpiyatlara dahi katılmasının söz konusu olduğunu hatırlatarak, bölgede ise vatandaşların engelli olarak yaşamayı normal bir durum, hayatın bir parçası gibi algılayarak sosyal hayattan koptuğunu söyledi.
“”Kaderimmiş”" diyerek yaşamlarını engelli olarak sürdürmeye razı gelen vatandaşların hayatını büyük bir titizlikle hazırladıkları protez ile normale döndürmeye çalıştıklarını vurgulayan Şenyiğit, şöyle dedi:
“”Uzuv kaybı kişinin yaşam kalitesini etkilediği gibi işini, ailesini ve çevresini de etkiliyor. Kişinin bir veya iki bacağını kaybettikten sonraki yaşamı büyük oranda değişiyor. Oysa bacağını kaybeden bir vatandaşımıza protez hizmeti sunduğumuzda kişi yürüme şansına kavuşuyor. Çalışma hayatından kopmadığı gibi evinin geçimini de sağlıyor. Engelli olarak yaşamak kader değil. Bilgisayar ortamında hazırladığımız protezle, engeli ile yaşamak zorunda olduğunu düşünen vatandaşlarımıza kaliteli bir yaşam vaat ediyoruz. Diz altı, diz üstü hem ortez hem de protez konusunda hassas ölçümler ile hızlı üretim yapıyoruz. Ünitemizin hizmetlerinden yeşil kartı olan hastalar gibi valilik, kaymakamlık gibi resmi kurumlardan gönderilen hastalar da faydalanabiliyor. Çoğu zaman da mağdur vatandaşlarımız üniversitemizin başhekimliğine durumlarını bildiren bir dilekçe ile başvurabiliyorlar. Tüm vatandaşlarımıza ihtiyaçları doğrultusunda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Talep sizden protez bizden.”"
ÖNLENEBİLİR UZUV KAYIPLARI
Prof. Dr. Şenyiğit, maalesef son yıllarda sağlıkla ilgili bilinç artışına rağmen kimi vatandaşların yanlış inanışları nedeniyle önlenebilir uzuv kayıplarının önüne geçmekte zorlandıklarını söyledi. Bölgede bazı vatandaşların vücutta tümör bulunan alandan tetkik amacı ile parça alınması halinde tümörün yayılacağı yönünde yanlış bir inanışa sahip olduğunu da ifade eden Şenyiğit, bunun son derece yanlış olduğunu, kanser için erken teşhisin son derece önemli olduğunu belirtti.
Şenyiğit, tümör nedeniyle bacağını kaybedenlerin durumu incelendiğinde, bu kişilerin hastalıklarının teşhisinde tedavisinde gecikmeler olduğunun belirlendiğini kaydederek, şöyle konuştu:
“”Hastaya tümörün bilindiği alandan parça alınması gerektiği belirtildiğinde hasta çoğu zaman parça alınmasına razı gelmiyor. Hasta 3 ay sonra geldiği zaman orada yapılacak küçük bir operasyonla tümörün alınabilmesi şansını yitirdiği için tamamıyla bacağını kaybetmek zorunda kalıyor. Bu durum damar tıkanıklığı rahatsızlığı bulunanlar için de geçerli. Bu rahatsızlığa neden olan pek çok faktörden bölgede en çok görüleni şeker hastalığı ve sigara. Şeker hastası sağlığına dikkat etmediği zaman damar tıkanıklığına bağlı önce parmakları daha sonra ayağı ve bacağının kesilmesi söz konusu olabiliyor.
SİGARA DAMAR TIKANIKLIĞININ ÖNEMLİ BİR NEDENİ
Sigara ve şeker hastalığı bölgemizde uzuv kayıplarının önemli sebepleri arasında yer alıyor. Sigara da ciddi oranda damar tıkanıklığına yol açıyor. Hasta bacağı ağrıdığında 3-5 ay ağrı kesici ile idare ediyor. Ondan sonra halk arasında önerilen ilaçları deniyor. Düzelme olmayınca da bize geliyor. Bu tür hastalıklarda geç kalmamak gerekir. Hastaların doktorların önerdiği şekilde tedavisini sürdürmesi gerekir. Damar tıkanıklığının en önemli belirtileri yürürken bacakta ağrı hissedilmesi veya bacağın şişmesi. Bu durumdaki hastaların mutlaka kalp damar cerrahisine başvurmalarını öneriyoruz.”"
İSTANBUL – Arnavutluk”ta ev hanımı olan 45 yaşındaki Shkendr Hoxha, eşinin, 15 yıl önce de Türkiye”de bir böbrek nakli geçirdiğini söyledi. Hoxha, babasının bağışladığı bu böbreğin ömrünü doldurması nedeniyle yeniden Türkiye”ye geldiklerini kaydetti.
Hoxha, Arnavutluk”ta nakillerin yeni başladığını ve böbrek bağışının fazla olmadığını ifade ederek, “”Çapraz nakil için ismimizi yazdırdık. Annesi çok yaşlı olduğu için riske girmesini istemedik. Ben hem daha gencim hem de eşimi çok seviyorum. Ben kendi kendim böbreğimi vermeye karar verdim. Şimdi çok memnunuz”" dedi.
Ameliyattan bir gün önce Türkiye”deki çiftle sohbet ettiklerini anlatan Hoxha, kendi sağlık durumunun iyi olduğunu ve eşinin böbreğinin çalışmasından başka bir şey istemediğini söyledi. Hoxha, her insanın elbette yaşamak istediğini belirterek, insanları organ bağışında bulunmaya çağırdı.
Sultan Bacacı da eşinin 10 sene diyalize girdiğini, annesinin şeker hastası olması, kardeşinin de böbreğinin uymaması nedeniyle çapraz nakle başvurduklarını kaydetti.
Eşinin, sürekli diyalize gidip gelmesine dayanamadığını belirten Bacacı, eşinin diyalize girdikten sonra tansiyonunun yükseldiğini, halsiz kalıp, kaşıntılarının arttığını ve gözünün önünde eriyip gittiğini ifade etti. Bacacı, kendisinin sağlıklı olduğunu ve eşine böbreğini verebileceğini söylediğini anlattı. Bacacı, eşi İsmail Bacacı”ya (45) uygun böbreğin 10 sene sonra Arnavutluk”taki Shkendr Hoxha ile uyumlu çıktığını belirterek, 1 Mart”ta çapraz nakil ameliyatının iyi gerçekleşmesinden dolayı çok mutlu olduklarını, şimdi sağlıklarına kavuştuklarını ve daha iyi olacaklarını ifade etti.
Arnavutluk”taki aileyle görüşmeye devam edeceklerini anlatan Sultan Bacacı, “”Biz artık böbrek kardeşi olduk. Bir hastanın hayatını kurtarmak çok önemli. Herkesin organ bağışında bulunmasını istiyorum. Biz kendimizi şanslı hissediyoruz”" dedi.
DİYALİZ HASTALARININ SAYISI HIZLA ARTIYOR
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hasan Taşçı, “”Bu çapraz nakilde, iki eş kocalarına böbreklerini vermek istiyor, ancak doku uyuşmazlığı nedeniyle bağışta bulunamıyordu. Biz de dokuları uyan kişilerin, çapraz şekilde nakillerini gerçekleştirdik”" dedi.
Her nakilde, nüfus müdürlüklerinden yakınlık derecelerini belgelendirdiklerini anlatan Taşçı, sadece 4. dereceye kadar yakınlıklarda canlı organ nakli yapabildiklerini anlattı. Prof. Dr. Hasan Taşçı, normal şartlarda bir canlıdan, bir de beyin ölümü gerçekleşen insanlardan organ nakli yapabildiğini belirterek, gelişmiş ülkelerde organ naklinin yüzde 80″inin kadavradan, yüzde 20″sinin canlıdan yapıldığını, Türkiye”de ise yüzde 20″sinin kadavradan, yüzde 80″inin canlıdan alındığını söyledi.
Her yıl yeni diyaliz hastalarının topluma eklendiğini ifade eden Taşçı, canlı nakillerde doku uyum sorunu yaşadıklarını ve son zamanlarda bir çözüm olarak, çapraz nakillerin gündeme geldiğini kaydetti ve şunları söyledi:
KADAVRADAN ORGAN NAKLİ ARTMALI
“”Bir hastanın akrabası, yakını organını vermek istese de doku uyumsuzluğu var. Bir başka hastada da aynı durum söz konusu olduğunda, iki hastaya yakınlarının organları değiş tokuş yapılıyor. Buna da çapraz nakil deniliyor. Bu nakilde hastaların yaşlarının, dokularının, risklerinin denk olmasını sağlamaya çalışıyoruz. Hastalardan birinin vazgeçmesini önlemek için de aynı anda ameliyata alıyoruz.”"
Çapraz naklin yapılma amacının, bekleyen hasta listesini azaltmak olduğunu anlatan Taşçı, bu listedeki hastaların, bir kısmının bir yıl sonra hayatını kaybettiğini ve bu sebeple listeye ölüm listesi denildiğini aktardı. Taşçı, canlı ve çapraz nakillerle bu açığı kapatmaya çalıştıklarını belirterek, kadavradan organ naklinin, diğer ülkelerin seviyesine ulaştırılması gerektiğini kaydetti.
İSTANBUL – Gastroenteroloji Uzmanı Dr. Duygu İbrişim, doğru kullanıldığında mucize yaratabilen ilaçların, bazen de sağlığı tehlikeye atabileceğini belirtirken, ilaç kullanımında dikkat edilmesi gereken noktalar hakkında bilgi verdi.
• Bu bir deneme yanılma yöntemidir ve bazen aynı sandığınız sağlık problemi size ilaç önerisinde bulunan kişininkinden çok farklı olabilir. Aldığınız ilaç kesinlikle almamanız gereken bir içeriğe sahip olabilir ve bunun sonucunda da önemli sorunlar ortaya çıkabilir.
• Önerilen ilaç uygun gibi görünse de, sizin kullanmakta olduğunuz başka ilaçlarla etkileşimi olabilir ve bir arada kullanılmaması gerekebilir.
• Kişiye ve hastalığına özel doz ve kullanım süreleri önemlidir.
• Erken teşhisin çok önem kazandığı günümüzde doktor tarafından görülmeden yapılan geçiştirici tedaviler sorunların daha da büyümesine ve çözülmesinin zorlaşmasına yol açabilir.
Doktor önerisi ile alınan ilaçların doğru şekilde alınması, hem daha etkili olmalarını hem de yan etkilerinin en aza indirilmesini sağlar. İlacın aç veya tok iken alınması, başka ilaçlarla birlikte kullanımı, tedavi süresince önerilen beslenme biçimi ve kullanım süresi doktorun tavsiyesine göre düzenlenmelidir.
İLAÇ ALIRKEN SİNDİRİM SİSTEMİ SORUNLARINA DİKKAT
İlaçların çoğunun (Özellikle kan sulandırıcılar, romatizma ilaçları ve bazı antibiyotikler) mide, bağırsak ve yemek borusu üzerinde olumsuz etkileri vardır. En çok görülen sorunlar; bu bölgelerde oluşan ülserler, bu ülserlere bağlı ağrı, yanma ve kanamalardır. Geçmişte mide bağırsak sistemi kanamaları ya da gastrit-ülser-reflü öyküsü olan kişilerin ilaç kullanımlarında daha fazla dikkatli olması gerekir. Hastanın öykü ve değerlendirilmesine göre; hekim tarafından sindirim sistemine yan etkileri daha az olan ilaçların seçimi bazen de beraberinde mide koruyucu ilaçların verilmesi planlanabilir.
İLAÇLARI DİK POZİSYONDA OTURARAK VE BOL SUYLA ALIN
İlaçların sindirim sistemine direkt ve kan yolu ile olumsuz etkilerinin yanı sıra; özellikle büyük tabletlerin yemek borusunda takılarak tahriş oluşturması ve buna bağlı olarak şiddetli göğüs ağısı-yanması ve yutma güçlüğü görülmesi sık karşılaşılan durumlardır. Bu bulgularla gelen hastalarda endoskopik incelemelerde yemek borusunda ülserler görülmesi çok tipiktir. Bunu en aza indirmek için ilaçların mutlaka dik ve oturur pozisyonda, bol su ile alınması, ilacın ardından en az 10 dakika yatar pozisyona geçilmemesi özellikle önemlidir. İlaçları su ile almak en doğrusudur. Çay ve kahve yan etkileri artırabilir ve emilim üzerine olumsuz etkilidir. İlaçların süt ile alınması da bazı ilaçların emilimini azaltması yönünden önerilmemektedir.
İSTANBUL – Doğuştan metabolik hastalıkları ile çölyak hastalığı olanların kısıtlı diyetleri sebebi ile kullandıkları hayati önem taşıyan özel formüllü un ve özel formül içeren mamul ürünleri bugüne kadar rapor ve reçete karşılığı sadece eczanelerden alabiliyordu.
Makarna, şehriye, bisküvi, çikolata, gofret gibi ürünleri eczaneler dışında satılan yerlerden de almak isteyen hastalar Sosyal Güvenlik Kurumu’na başvurdu.
SGK’dan yapılan açıklamada, konuyla ilgili taleplerin değerlendirildiği ve yeni bir düzenlemeye gidildiği belirtildi. SGK açıklamasında yeni düzenleme ile ilgili şu ifadelere yer verildi:
“Düzenleme ile 11.03.2011 tarihinden itibaren bu ürünler için kişilerin başvuru tarihleri esas alınarak mağduriyetlerine sebep vermeden bildirecekleri hesap numaralarına doğrudan belirlenen tutarların ödenmesi imkanı getirilmiştir. Uygulama ile hak sahipleri, tamamı Tarım ve Köyişleri Bakanlığı onaylı bu ürünleri istedikleri yerlerden (eczaneler, dernekler vb.) adlarına uzman hekimlerce düzenlenen rapor doğrultusunda temin edebileceklerdir. Bugüne kadar Kurumumuz geri ödeme listesine başvurmamış ürünlere de erişim sağlanarak ürün çeşidi arttırılmıştır.
Bu ürünler Sağlık Uygulama Tebliği “Hastalığa Özel (Doğuştan Metabolik Hastalıklar, Kistik Fibrozis ve İnek Sütü Alerjisi) Diyet Ürünleri ile Tıbbi Mamalar Listesi”(EK-2/E)’den çıkarılmakla birlikte ödeme kapsamından çıkarılmamış, ürün karşılığı tutar ödenerek ulaşılabilirlik arttırılmıştır. Sistemimizde bu ürünleri kullanan ve hastalığa ait tüm bilgileri kayıtlı olan 12.000 hasta mevcuttur. Hastalara ait bu bilgiler Kurumumuzca ve oluşturulan teknik komisyonlarca değerlendirilerek takip edilmektedir.
Kişilerin uygulamadan yararlanmak için rapor süresi içerisinde bir defaya mahsus en yakın Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğüne başvurmaları yeterli olacaktır. Uygulamayla ilgili Kurumumuz internet sitesinde duyuru yayınlanmış olup, konuyla ilgili derneklere de bilgi verilmiştir. Bu grup ürünlerde yapılan düzenlemenin, Kurumumuzca ödenen diğer bazı ürünlerde de yapılabilmesi konusunda çalışmalar devam etmektedir.”
ÇÖLYAK HASTALIĞI HAKKINDA…
Buğday, arpa, çavdar ve yulafta bulunan “”gluten”" adlı alerjen proteine karşı çoğu kez ince bağırsağın başlangıç kısmı ve bazen de son bölümünde meydana gelen aşırı duyarlılık sonucu gelişen bir hastalık. Hastalık genellikle çocukluk çağında belirti veriyor ancak bazen erişkin dönemde de ortaya çıkabiliyor. Uzmanlar çölyak hastalığının, yaşam boyu devam eden tek gıda alerjisi olduğuna dikkat çekiyor ve hastaların ömür boyu gluten içeren besinlerden uzak durmaları gerektiğini söylüyor.
İSTANBUL – Bu yıl Dünya Glokom Birliği ve Dünya Glokom Hastaları Birliği tarafından tarihi 6-12 Mart olarak belirlenen Dünya Glokom Haftası’nda uzmanlar, kalıcı görme kaybına sebep olan glokom hastalığının önemine dikkat çekerek belirti vermeden ortaya çıkan görme kaybından korunabilmek için yapılması gerekenleri vurgulamayı amaçlıyor.
Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Osman Oram, glokomun en önemli geri dönüşü olmayan körlük nedeni olduğunu, 40 yaşın üzerinde olup, özellikle ailesinde glokom, hipotansiyon, hipertansiyon, diyabet, miyopi ve uzun süreli kortizon kullanım öyküsü bulunanların daha fazla risk altında olduğunu belirtiyor. Ayrıca, hastalık önemli bir belirti vermediği için en gelişmiş ülkelerde bile glokomu bulunan kişilerin yüzde 50’sininin hastalıktan habersiz yaşadığını vurgulayan Dr. Oram, glokom hakkında şu bilgileri veriyor:
“Göz tansiyonu adıyla da bilinen glokom, göz sinirini tutan yaygın ve ilerleyici bir göz hastalığıdır. Genel olarak göz içindeki sıvı basıncının görmeyi sağlayan göz sinirine zarar verebilecek düzeyde olmasıyla ortaya çıkar. Tedavi edilmezse total görme kaybına yol açabilir.
EN ÖNEMLİ KALICI GÖRME KAYBI NEDENİ
Glokom tüm dünyada en sık kalıcı görme kaybı nedenidir ve 40 yaşın üzerinde yaklaşık olarak her 40 kişiden 1″inde görülür. Hastalık ortalama olarak ortaya çıktığı yaklaşık 4 kişiden birinde tek gözde ve 10 kişiden 1″inde de her iki gözde kalıcı körlüğe sebep olabilir. Dünyada 2010 yılında yaklaşık olarak 60 milyon ve 2020 yılında 80 milyon kişide glokom hastalığının görülmesi ve yine 2010 yılında yaklaşık olarak 8.4 milyon ve 2020 yılında da 11.1 milyon kişinin Glokom’dan dolayı her iki gözde tamamen görme kaybına uğraması beklenmektedir.
GLOKOM NASIL OLUŞUR?
Normalde göz içi oluşumların beslenmesi için göz içerisinde sürekli olarak bir sıvı yapılır. Bu göz içi sıvı, aynı zamanda sürekli olarak bazı kanallarla da göz dışına atılır. Glokom, göz içi sıvısını dışarı boşaltan bu kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle ortaya çıkar. Göz içi sıvısının yeterli boşalamamasına bağlı olarak göz içinde basınç yükselir ve yükselen göz içi basıncı da görmeyi sağlayan göz siniri hücrelerine zarar verir. Göz siniri hücreleri yükselen göz içi basıncı nedeniyle hasar görerek yavaş yavaş öldükçe çevreden merkeze doğru görme kaybı ortaya çıkar. Göz sinirinin yapısal nedenlerle göz içi basıncına hassas olduğu gözlerde aynı olayın basınçta belirgin artış olmadan da gerçekleşmesi mümkündür. Hücrelerin tümü öldüğü zaman kalıcı total görme kaybı oluşur.
BELİRTİ VERMİYOR, SİNSİ İLERLİYOR
Glokom’un en önemli özelliği sinsi seyirli olması ve hemen hiçbir belirti vermeden yavaş yavaş çevreden merkeze doğru görme kaybı yaratabilmesidir. Bazı hastalarda baş ağrısı, çevrede bazı bölgeleri görememe ve göz önünde renkli ışık haleleri görme gibi bazı belirtilerin erken dönemde fark edilebilmesine karşın çoğu hastada belirgin görme kaybı yaratıncaya kadar hastalığın varlığı anlaşılamaz. Bugün dünyadaki en ileri ülkelerde bile Glokom hastalarının yarısından çoğu hastalığından habersiz olarak yaşamakta, geri kalmış ülkelerde bu oranın yüzde 90’a kadar çıkabileceği düşünülmektedir.
40 YAŞ ÜZERİNDE OLANLAR DİKKAT
Glokom herkeste ve her yaşta görülebilir. Ancak, 40 yaşın üzerinde olanlar, ailesinde Glokom bulunan kişiler, şeker hastalığı, hipertansiyonu, hipotansiyonu, miyopisi ve damar hastalığı bulunanlar ve uzun süreli kortizon kullananlar Glokom’un daha sık görüldüğü grupta yer alırlar. Özellikle, Glokom hastalığının ailesel geçişinin önemli olduğu ve ailesinde göz tansiyonu bulunan kişilerin bu hastalığın görülmesi açısından normale göre 8 kata kadar daha fazla risk altında olduğu göz önünde tutulmalıdır.
EN AZ İKİ YILDA BİR KONTROL ŞART
Bugün için önerilen, herkesin 40 yaşına kadar en az 3 yılda bir, 40 yaşından sonra ise en az 2 yılda bir Glokom yönünden kontrolden geçmesidir. Ailesinde göz tansiyonu bulunan ve bu nedenle hastalığın daha sık görüldüğü grupta olan kişiler ile şeker hastalığı, hipertansiyonu, hipotansiyonu, yüksek miyopisi ve damar hastalığı bulunanların ise yılda bir kez düzenli olarak kontrolden geçmesi önerilir.
GÖZ SİNİRİNDEKİ HASAR TESPİT EDİLİYOR
Glokom tanısında konunun uzmanı göz hekimi tarafından yapılan detaylı bir göz muayenesi çok önemlidir. Bu muayenede görme keskinliğinin belirlenmesinin ve rutin göz kontrollerinin yanı sıra göz içi basıncının yani göz tansiyonunun ölçümü, göz içi sıvısının dışa boşaldığı kanalların yer aldığı bölgenin kontrolü ve göz sinirinin durumunun değerlendirilmesi büyük önem taşır. Gerektiği takdirde bilgisayarlı görme alanı ve optik koherens tomografi gibi göz siniri analiz yöntemleri tanıda önemli rol oynar.
Göz tansiyonu 20 mmHg”ya kadar normal kabul edilir ve bunun üzerindeki değerler yüksek göz tansiyonu olarak değerlendirilir. Buna karşın göz tansiyonu tek kriter değildir ve göz tansiyonu normal ölçülen ve göz siniri hassas olan kişilerde de glokom hastalığı görülebilir. Göz tansiyonunun normalden yüksek olduğu veya normal olduğu halde göz sinirinin hasar gördüğünden şüphelenilen olgularda bilgisayarlı görme alanı ve optik koherens tomografi, göz sinirinin hasarının varlığının ve derecesinin belirlenmesinde, ek olarak zaman içindeki değişimin saptanmasında çok önemlidir.
İLAÇ, LAZER VEYA AMELİYATLA TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
Glokom hastalığının tanısı konulduktan sonra bugün için tedavide amaç, göz tansiyonunu düşürerek göz sinirinin hasarını durdurmak ve görme kaybının ilerlemesini engellemektir. Bu amaçla uygulanabilecek yöntemler ilaç tedavisi, lazer tedavisi ve cerrahi tedavi olarak üçe ayrılabilir. Bugün için genelde tanı sonrası ilk seçilen yöntemin ilaç tedavisi olmasına, ilaç tedavisine yeterli derecede yanıt vermeyen hastalarda lazer tedavisinin ya da cerrahi tedavi yöntemlerinin uygulanmasına karşın, özellikle geç dönemde tanı konulan ya da sürekli ilaç kullanımının uygun olmadığı olgularda doğrudan lazer girişimleri veya cerrahi yöntemler de kullanılabilir.
Glokom’da ilaç tedavisinde son yıllarda önemli gelişmeler sağlanmış, etkili yeni ilaçlar tedavinin başarısını büyük ölçüde artırmıştır. İlaç tedavisinde önemli olan hastanın ilaçları sürekli olarak düzenli kullanmasıdır. İlaç kullandırılmayan veya ilaç tedavisine yanıt vermeyen olgularda kullanılan cerrahi yöntemler de son yıllarda giderek artan oranda başarılı olmakta, sürekli ilaç kullanım zorunluluğunu da ortadan kaldırarak etkili tedavi sağlayabilmektedir.”
LONDRA – Heyecan yaratan araştırma sonucu ABD’den geldi ve İngiltere”nin en saygın tıp dergilerinden Lancet”te yayımlandı.
6 yıl önce kendi vücutlarından alınan hücrelerden üretilen idrar yolu organları 5 çocuğa nakledildi. Organların tüm işlevlerini yerine getirdiği ve hastalarda hiçbir önemli yan etkiye rastlanmadığı açıklandı.
ABD”li doktorlar, geçirdikleri bir trafik kazası sonucu idrar yolu organlarını kaybeden yaşları 10 ila 14 olan 5 Meksikalı erkek çocuğa, dünyada ilk kez yapılan bir uygulamayla, kendi hücreleriyle oluşturulan idrar yolu organları nakletmişti.
İdrar kesesindeki idrarın vücuttan atılmasını sağlayan ve ince bir tüp olan idrar yolu organının hasar görmesi durumunda, daha önceki uygulamalarda “”greft”" adı verilen vücudun diğer bölgelerinden alınan dokularla bu organın işlevini görebilecek bir organ yapılıyordu. Ancak bu uygulamanın başarı oranı yüzde 50″inin altında kalıyordu.
Yeni uygulamada hastaların idrar kesesinden alınan mektup pulu büyüklüğündeki bir parçadaki hücreler, önce bir laboratuarda büyüme hızlarını artıracak özel bir karışımın içine konularak bekletiliyor. Daha sonra hücreler, yeni organın iskelesini oluşturacak küçük bir tüpe yerleştiriyor. Kendi kendine erime özelliğine sahip ameliyat ipiyle aynı malzemeden üretilmiş, küçük bir ağdan oluşan bu tüpün dış kısmı kas hücreleri, iç kısmı ise yüzey (lining) hücreleriyle kaplanıyor.
“KALTI BİR PASTAYI FIRINA VERMEYE BENZİYOR”
ABD”nin Kuzey Carolina eyaletindeki “”Wake Forest Üniversity School of Medicine”" adlı tıp okulundan Cerrahi Bilimler Profesörü Anthony Attala, yaptığı açıklamada bundan sonraki süreci “”katlı bir pastayı fırına vermeye”" benzetiyor.
Laboratuarda üretilen yapının hastaya nakledilmeden önce bir inkübatörde haftalarca bekletildiğini belirten Attala, bu işlemin, hücrelerden oluşturulan yapının kurulu olduğu iskeleden ayrılarak, yerini hastaların hücrelerinden oluşan yeni idrar yolu organına bırakmasını sağlamak amacıyla yapıldığını kaydetti.
“ORGAN YETİŞTİRMEK ARTIK BİLİM KURGU DEĞİL”
Araştırmayı değerlendiren bilim adamlarından, Avustralya”daki Bond Üniversitesi doku mühendisliği uzmanı Parick Warnke “”Nakledilecek organların laboratuarda yetiştirilmesi düşüncesi artık bir bilim kurgu değil”" diye konuştu.
İngiltere”deki, “”University College of London”" adlı üniversitenin, Onarıcı Tıp Biyoişlemleme Bölümü Başkanı Christ Mason da araştırma hakkında yazılı bir açıklama yayımladı. Mason açıklamada, “”Bir organ veya doku tedavi edilemeyecek ölçüde hasar gördüğünde veya travmatik olarak işe yaramaz hale geldiğinde, ne ilaçlarla ne de mekanik cihazlarla hastayı eski sağlığına kavuşturamazsınız”" ifadelerine yer verdi. Mason, vücut organlarının bilimden istifade ederek baştan oluşturulmasının tıpta ulaşılacak en son nokta olduğunun altını çizdi.
ANKARA – 1 Mart”ta yayımlanan Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) ile getirilen ve 10 Mart”ta yürürlüğe girecek düzenlemeler, tansiyon hastalarının büyük bölümünün kullandığı “”Anjiotensin Reseptör Blokörü”" (ARB) grubunda yer alanlar ile kolesterol ilaçları için de artık rapor istenecek.
Tüm Eczacı İşverenler Sendikası (TEİS) Genel Başkanı Nurten Saydan, 10 Mart”ta yürürlüğe girecek SUT değişikliklerinin, ilaçların devlet tarafından ödenmesi için yeni düzenlemeler içerdiğini, şeker hastalarından sonra diğer hastaları da zora sokacak uygulamalar getirildiğini savundu.
Yeni düzenlemeyle daha önce rapor istenmeyen tansiyon ve kolesterol ilaçları için de bundan sonra rapor aranacağını ifade eden Saydan”ın verdiği bilgiye göre, tansiyon hastalarının çoğunlukla kullandığı Karvea, Co-Irda, Atacand, Ayra Plus, Loxibin, Hyzaar, Micardis, Diovan, Co-Diovan, Exforge, Hyperium, Olmetec, Teveten gibi ilaçların yer aldığı ARB grubu tansiyon ilaçları, 10 Marttan itibaren raporsuz ödenmeyecek.
İLAÇLAR RAPORSUZ ÖDENMEYECEK
Daha önce rapor aranmadan, yapılan tetkikler doğrultusunda ödenen kolesterol ilaçları da tahlil belgesi olsa bile artık raporsuz ödenmeyecek. Saydan, “”10 Mart günü kolesterol ve tansiyon hastası vatandaşlarımız eğer raporları yoksa ilaç alamayacaklar. Bu da hem biz eczacılar hem de hastalarımız açısından yeni bir kaosa yol açacak”" görüşünü savundu. Bu raporların uzman hekimlerce yazılabileceğini hatırlatan Saydan, şu görüşleri dile getirdi:
“”Büyükşehirlerde belki uzman sıkıntısı yok ama Anadolu”nun her yerde hastaneye ulaşmak kolay değil. Bu bölgelerde rapor çıkarabilecek uzman sayısı yetersiz. Başkent Ankara”da bile çoğu aile hekimliği merkezlerinde rapor çıkarma yetkisi olan aile hekimi uzmanı sayısı çok az. 10 Martta kolesterol, tansiyon, şeker ilacı kullanan hastalar ilaçlarını alamama durumuyla karşı karşıya kalabilir. Hastalar böyle bir durumda önce tepkilerini biz eczacılara gösteriyor, daha sonra da rapor için hastanelere koşuyor. Bu arada rapor çıkartamadığı için ilaçlarını alamayan vatandaşlarımız sağlıklarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.”"
KOAH, PROSTAT VE MİDE İLAÇLARINA YENİ DÜZENLEME
Saydan”ın verdiği bilgiye göre, SUT”ta yapılan değişiklikle KOAH hastalığının tanısı için fonksiyon testi kriteri de getirildi. Buna göre KOAH tanısı konulabilmesi için solunum fonksiyon testi sonucuna göre “”FEV1″” denilen, hava yolu tıkanıklığını gösteren değerin yüzde 80 ve altında olması gerekecek. Bu değer, hasta adına düzenlenecek raporda ve her rapor yenilenmesinde güncel olarak belirtilecek.
Saydan, “”Şu anda KOAH hastalarının ellerindeki raporların geçerli olup olmadığı belli değil. Bu değer hastaların eski raporlarında belirtilmediği için 10 Mart”ta KOAH hastaları da raporlarını yenilemek zorunda kalabilirler”" diye konuştu.
TEİS Genel Başkanı Saydan, SUT”taki yeni düzenlemeyle bazı prostat ilaçları için rapor süresinin 6 aya indirildiğini bildirdi. “”Ellerindeki raporlar 6 ayı geçen hastalarımızın yeni rapor için hastaneye müracaat etmeleri gerekiyor”" uyarısında bulunan Saydan, mide ilaçlarıyla ilgili de yeni düzenlemeler yapıldığını söyledi.
Saydan, ülsere neden olan “”helicobakter pylori”"nin tedavisinde kullanılan ilaçların kullanım sürelerine kısıtlama getirildiğini, bu düzenlemeyle 14 tabletlik ilaçtan yılda 1, 7 tabletlik olandan ise 2 kutu ve sadece genel cerrah veya iç hastalıkları uzmanlarınca yazılabileceğini belirtti.
SUT”taki yeni düzenlemeleri eleştiren Saydan, “”Vatandaşlarımız Resmi Gazete takip etmediği için yeni düzenlemelerle ilgili bilgi vermek yine biz eczacılara düştü. Vatandaşlarımızı bilgilendirmenin ve ilaçlarına ulaşamamalarının sorumlusunun biz eczacılar olmadığını bir kez daha hatırlatıyoruz”" şeklinde konuştu.
Bu yazının kategorisi: Diyetler,Doğum,Gebelik,Hastalıklar
Geri izle