Meme kanserinin şifresi çözüldü

February 26th, 2011

İngiliz ve Kanadalı bilim insanlarının çalışması, meme kanserinin vücutta yayılmasına neden olan genin şifresini çözdü.

İSTANBUL – İstanbul’da yapılan Karadeniz Ülkeleri Meme ve Servikal Kanser Koalisyonu toplantısına katılan Sağlık Bakanı Recep Akdağ, meme kanseri ve rahim ağzı kanserleri ile mücadelede komşu Karadeniz ülkeleri ile dayanışmaya, bütün bölge kadınlarını korumak üzere birlikte çalışmaya karar verdiklerini ifade etti.
Akdağ, “”Türkiye Cumhuriyeti”nin Sağlık Bakanı olarak bu hususta açık çek veriyorum bütün bilim adamlarına. Bizden, kadınlarımız için, onları kanserden korumak ve onların kanserlerini erken dönemde teşhis etmek için ne yapmamızı istiyorlarsa her şeyi yapacağız”" dedi.
Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs ise “”Karadeniz ülkeleri olarak güç ve kuvvetlerimizi birleştirip meme ve rahim ağzı kanseriyle mücadelede bilinçlendirme çalışmaları yapmak durumundayız”" diye konuştu.
2011 KADINLAR İÇİN KANSER YILI
Roelofs, 2011 yılını kadınlar için kanser yılı ilan etmesinin, Türk Hükümeti”nin konuya verdiği önemi gösterdiğini söyledi. Doğu ile Batı”nın buluştuğu İstanbul”da bu konuyu Karadeniz ülkeleriyle tartışmaktan büyük memnuniyet duyduğunu dile getiren Roelofs, 2015 yılında kansere bağlı ölüm oranlarını düşürmek için de çalışmalar yaptıklarınıkaydetti.
Roelofs, meme ve servikal kanserin erken teşhisinin, Karadeniz ülkelerinde daha organize yapılması gerektiğini vurgulayarak, Gürcistan”ın bu konuda siyasi bir taahhütte bulunduğunu, geniş çaplı taramalar kapsamında kolon ve prostat kanserlerinde de taramaların başladığını belirtti. Roelofs, HPV aşı programının da bu süreçte yer aldığını anlattı.
Türkiye ve Azerbaycan”da kanser tedavilerin ücretsiz olduğunu öğrendiğini, bunu Gürcistan”da da uygulamak istediğini ifade eden Roleofs, kanser taramalarının yaygınlaştırılması gerektiğini bildirdi. Sandra Roelofs, Gürcistan”da hastanelerin özelleştirilmekte olduğunu, bu sebeple çok daha iyi ekipman ve donanımların yapıldığını söyledi.
Diğer ülkelerin ne yaptığını öğrenmek ve fikir alışverişinde bulunmak için bu toplantının yapıldığını dile getiren Roelofs, “”Karadeniz ülkeleri olarak güç ve kuvvetlerimizi birleştirip, meme ve rahim ağzı kanseriyle mücadelede bilinçlendirme çalışmaları yapmak durumundayız”" diye konuştu.
“TÜRKİYE, KANSERLE MÜCADELEDE LİDERLİK YAPIYOR”
Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu Başkanı Chris Wild de Türkiye”de verilen taahhütlerin yerine getirilmesinin ve bazı konularda öncülük edilmesinin kendilerini çok sevindirdiğini vurgulayarak, özellikle sigara konusunda getirilen kısıtlamaların Türkiye”nin kanserle mücadelede liderliğe soyunduğunu gösterdiğini söyledi.
Türkiye”de en yaygın kanser türleri arasında yer alan akciğer kanserinin, dünyada da çok yaygınlaştığını, uluslararası anlamda özellikle de kadınlar arasında sigara içimini azaltmak amacında olduklarını vurgulayan Wild, “”Bugünün konusu meme ve servikal kanserler konusunda politik irade ve bilimsel çalışma tabanında beraberce çalışmalarımızı sürdüreceğiz”" dedi.
Wild, gelecek 20 senede Türkiye nüfusunun giderek yaşlanacağını, buna bağlı olarak şu anda yıllık 60 bin civarında olan kansere bağlı ölümlerin de artacağını ifade ederek, bunun için önlemlerin acilen alınması gerektiğini kaydetti.
RİSKLER AZALIRSA, HASTALIK DA AZALIR
Kanser riskini arttıran faktörler arasında ilk sıralarda bulunan obezitenin, Türkiye”de de giderek yaygınlaştığını anlatan Wild, “”Kanser ümitsiz bir durum değildir. Riskleri azaltarak hastalığı da azaltabiliriz ve erken tanıyla büyük oranlarda iyileştirme sağlayabiliriz”" diye konuştu.
Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin de yaptığı gibi sigara konusunda kısıtlamalar yaparak çeşitli önlemler alınabildiğini, bunun yanı sıra etkin erken tanının da çok önemli olduğunu vurgulayan Wild, Türkiye”de hepatit-B virüsüne karşı aşı uygulamasının kanseri önleme çalışmaları kapsamında çok önemli olduğunu bildirdi.
İSTANBUL – Beyin tümörlerinin en çok korkutan tümörler arasında başı çektiğini belirten Nöroşirürji Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Kuday, her yıl binlerce kişinin beyninde tümör tespit edildiğini ve bazı hastaların da bu nedenle hayatını kaybettiğini söyledi.
Günümüzde neredeyse herkeste bulunan mobil telefonların, beyin tümörüne neden olup olmadığı konusunda pek çok araştırma yapıldığını ifade eden Kuday, Türkiye”de beyin tümörü tespit edilen vakaların rakamsal karşılığının net olarak bilinmediğini, ancak Amerika”da her yıl 40 bin kişinin bu sorunla karşı karşıya geldiğini kaydetti.
Kuday, beyin tümörleriyle radyo frekansları arasındaki bağlantıyı göstermeye yönelik ilk çalışmaların, radyo-telefon tamir teknisyenleri üzerinde yapıldığını ifade ederek, açıklamada şu görüşlerine yer verdi:
“”Ancak, kişi sayısının yeterli seviyede olmaması nedeniyle somut bir sonuç elde edilememiştir. Cep telefonları elektromanyetik dalgaları alan ve yayan düşük güçlü cihazlardır. Bu teknolojik nimetin kullanımı sırasında düşük yoğunluklu elektromanyetik radyasyona maruz kalınıyor. Cep telefonları, temel olarak, televizyon dalgalarından biraz yüksek, mikrodalga fırınlardan biraz daha düşük frekans aralığındadır. Çalışma güçleri yaklaşık 1 watt civarındadır. Telsiz telefonlar ise oldukça düşük frekansta olup, cep telefonu olarak kabul edilmemektedir.”"
BAZ İSTASYONLARIYLA İLETİŞİM HALİNDE
Cep telefonlarının baz istasyonlarıyla iletişim halinde olduğuna değinen Prof. Dr. Cengiz Kuday, maruz kalınan radyasyonun da cihazın gücüne bağlı olduğunu belirtti.
Prof. Dr. Kuday, baz istasyonundan gelen sinyalin, telefon tarafından güçlendirilerek tekrar istasyona iletildiğini vurgulayarak, istasyona olan uzaklığın ve araya giren engellerin cihazın daha fazla güç harcamasına sebep olduğuna işaret etti.
Baz istasyonlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun, yüksek enerji hatlarından yayılan radyasyonla eşit kabul edilebilir olduğunu bildiren Kuday, şöyle devam etti:
‘”Radyo frekans sinyalleri, yüksek enerji hatlarının yaydığı radyasyon, gama ışınları ve X ışınları, elektromanyetik radyasyon dalgaları yelpazesi içerisindedir. En önemli farkın, X ışını ve gama ışınlarında iyonize edici etkinin olmasıdır. Bu etki hücrelerde kanser oluşumuna neden olabilir. Aynı zamanda hedef dokularda ısı artışına sebep olmaktadırlar. Cep telefonlarıyla yapılan çalışmalarda, beyin üzerinde oluşan lokal ısı artışı yaklaşık 0,1 derece civarındadır. Her ne kadar ısı artışı az bulunsa da bazı bilim insanlarının yaptıkları çalışmalarda, ısı artışı oluşturmayan mikro dalga fırınlarda bile risk oluşabileceği ileri sürmektedir. Belirli dalga boylarında elektromanyetik alanların, uyku bozukluklarına, baş ağrısına ve EEG değişikliğine sebep olduğu tespit edilmektedir. Bazı çalışmalarda bu dalgaların, DNA üzerinde etkisinin olduğu söylense de çalışma tekrarlarında doğrulama yapılamıyor.”"
UZUN DÖNEMDE KANSER OLASILIĞINI ARTIRIYOR
Prof. Dr. Cengiz Kuday, 1996 yılında Dünya Sağlık Örgütü önderliğinde başlatılan ve 13 ülkenin katıldığı “”İnterphone”" çalışmasının, 2005 yılında bitirildiğini, ancak araştırmanın sonuçlarının halen parça parça yayınlandığını bildirdi.
Katılan ülkelerin farklı konuları incelediği çalışmalarda, beyin tümörleri arasında özellikle “”meningiom”", “”akustik nörinom”" ve “”gial tümör”" oluşumunda cep telefonunun etkisinin saptanmaya çalışıldığını ifade eden Kuday, şunları kaydetti:
“”İskandinav kökenli çalışmalarda uzun dönem (10 yıl) kullanımlarda akustik nörinom ve meningiom ihtimalinde artış görülmüştür. İsrail kökenli çalışmada parotis bezi kaynaklı tümörlerde artış görülmüştür. Yaşayan hücreler üzerindeki araştırmalarda, düşük yoğunluktaki elektromanyetik radyasyonda, özellikle ısı şok proteinlerin ortaya çıkışı, olası kanserojen etkiden sorumlu tutulmaktadır. Son dönemlerde yapılmış bu araştırmalar, yayınlanan makaleler, cep telefonunun sanıldığı kadar masum olmayabileceğini gösteriyor. Düşük yoğunluklu elektromanyetik radyasyona özellikle uzun dönem ve uzun süre maruz kalmanın kanser ihtimalini artırabileceği saptanmıştır. Temel olarak teknolojiyi kullanırken muhtemel riskler göz önüne alınmalıdır.”"
İSTANBUL – Kanser, çağımızın en ciddi ölüm nedeni olan ve büyük bir hızla artan hastalığı. Başta nükleer atıklar, besinlerdeki katkılar, hormonlara ve ilaçlara bağlı genetik yapısı değiştirilmiş gıdalar, stres gibi önemli faktörler, yaşam süresinin uzaması ve yaşam tarzında değişiklikler olmak üzere birçok neden, bu artışta rol oynuyor.
Dünyada her yıl 10 milyon insan, kanserin bir çeşidine yakalanıyor. 5 milyon insan ise kanser nedeniyle yaşamını yitiriyor. Bilim çevresinde kanserin, 2025 yılından itibaren hem dünyada hem de Türkiye’de ölüm nedenleri arasında ilk sıraya yükseleceği düşünülüyor. Bu kanserler arasında, kadınlarda en sık görülen ve ölüm nedeni olan kanser, “meme kanseri”.
Meme kanseri, erken teşhis edildiği takdirde kurtulma şansı yükselen kanser türlerinden biri. Erken teşhisin en önemli unsuru ise bilinçlenme. MEMEDER de meme kanserinde erken teşhis bilincini artırmak amacıyla geleceğin kadınlarına yine gençlerle seslenmek için MEMEDER Gençlik Komitesi’ni kurdu. Gençlik Komitesi ana grubu 20, gönüllüleri ise 50 kişiden oluşuyor.
ANKARA – Karadeniz Ülkeleri Meme ve Servikal Kanser Koalisyonu, 10 Eylül 2009 tarihinde Gürcistan Devlet Başkanı Mihail Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs önderliğinde kuruldu. Koalisyon, Nüfus Fonu (UNFPA) ve Avrupa Servikal Kanser Derneği (ECCA-European Cervical Cancer Association) tarafından destekleniyor.
Koalisyon”un yönetim kurulunda tüm Karadeniz ülkelerinin Sağlık Bakanlıklarının kanser kontrolü ve taraması ilgili yetkilileri bulunuyor. Toplantıya Azerbaycan, Ermenistan, Ukrayna, Rusya, Gürcistan, Romanya, Moldova, Bulgaristan ve Türkiye Bakanlık yetkilileri, ulusal ve uluslararası dernek temsilcileri ile konunun uzmanları katılıyor.
Koalisyonun Dönem Başkanlığını Gürcistan Devlet Başkanı Saakaşvili”nin eşi Sandra Roelofs, Eş Başkanlığı”nı ise Türkiye Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Dairesi Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer yürütüyor.
Koalisyonun hedefleri arasında, meme ve serviks kanseri konusunda ülkelerin ulusal istatistiklerini kıyaslamak, kanser taraması ve kontrol politikalarını paylaşarak geliştirmek, ülkeler arası her türlü işbirliğini arttırmak, Karadeniz Bölgesi”nde yaşayan kadınlar üzerinde kanser farkındalığını arttırarak tarama programlarına yönlendirmek yer alıyor.
İlk iki toplantısı Gürcistan”ın Batum ve Tiflis şehirlerinde gerçekleştirilen Koalisyonun üçüncü toplantısı, 24-25 Şubat 2011 tarihinde İstanbul”da, Hilton Otel”de yapılacak.
KETEM SAYISI 2015″E KADAR 280″E ÇIKACAK
Meme kanseri, kadınlarda en sık görülen kanserler arasında yer alıyor. Türkiye”de her yıl en az 20 bin kişiye meme kanseri teşhisi konuluyor ve olguların büyük bir bölümü geç evrelerde teşhis ediliyor. Servikal kanserler ise tüm dünyada halen önde gelen ölüm nedenleri arasında bulunuyor. Servikal kanser, Türkiye”de de en sık görülen ilk on kanser arasında yer alıyor ve yılda yeni bin 300-bin 500 arası yeni vaka teşhis ediliyor. KETEM”ler (Kanser Erken Teşhis, Tarama ve Eğitim Merkezleri) bu kanserleri erken teşhis amacı ile tarama yapıyor.
Şu anda 123 olan KETEM sayısı, 2015 yılına kadar 280″e çıkarılacak. Bu merkezlerde son üç yılda bin 500 meme kanseri, 200″den fazla serviks kanserine erken dönemde teşhis konuldu.
OBEZİTEYE DİKKAT
Kanser riskini arttıran faktörler arasında “”obezite”" ilk sıralarda geliyor. DSÖ verilerine göre Türkiye obezitede, Avrupa ülkeleri arasında ön sıralarda bulunuyor. Bu kapsamda KETEM”lerde obezite taramaları başlatılırken, 2011 yılı içerisinde Türkiye”nin Obezite Haritası çıkarılacak.
ANKARA – Endoskopi cihazının uç kısmına bağlı ultrasonofrafik prop ile mideden hem endoskopik hem ultrasonografik görüntü hem de lezyonun arkasındaki mide duvarından biyopsi alınabiliyor. Bu, hekime mide kanserinde erken tanı koyma imkânı veriyor.
Endoskopik Ultrasonografi ile erken mide kanserlerinde görüntülemede yüzde 85 oranında doğru bilgi elde ediliyor. Biyopsi ile doğruluk payı yüzde 95″lere ulaşıyor.
Gazi Üniversitesi (GÜ) Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Cindoruk, mide kanserinin sinsi gelişen ve kesin tanı konulması zor bir hastalık olduğunu söyledi. Mide kanserinin, mide içinde çok küçük lezyonlar halinde başladığını ifade eden Cindoruk, lezyonun zaman içinde kendini belli etmeden kansere dönüşebildiğine dikkati çekti. Cindoruk, “”Endoskopide bazen o lezyonu görsek dahi, yüzeyinden biyopsi alındığı için, patolojide temiz çıkması halinde hastaya günlük yaşantısına dönebileceğini söylüyoruz”" dedi.
Mide kanserinde mevcut endoskopik yöntemlerle erken evrede tanı konulmasının mümkün olmadığını vurgulayan Cindoruk, başta mide olmak üzere on iki parmak bağırsağı, pankreas ya da yemek borusundaki tüm lezyon ve tümörlerin tespitinde “”Endoskopik Ultrasonografi (Endosonografi)”" yöntemi ile daha kapsamlı bir inceleme yapılabildiğini ve erken evrede tanı konulabildiğini söyledi.
Cindoruk, endoskopi cihazının uç kısmına bağlı bir ultrasonofrafik prop bulunduğunu, bununla yapılan uygulamada hem endoskopik hem ultrasonografik görüntü alınabildiğini hem de lezyonun arkasındaki mide duvarından biyopsi alınabildiğini belirtti. Bu sayede, daha kapsamlı inceleme yapılabildiğini ifade eden Cindoruk, “”Yöntem, bize kanser açısından daha kesin bilgiler verirken, erken evrede tanı konulmasına da olanak sağlıyor”" diye konuştu.
Bu cihaz ile yapılan uygulamada, lezyonun arka kısmında neler olduğunun çok net biçimde görüntülenebildiğini vurgulayan Cindoruk, şunları kaydetti:
“”Endoskopinin ucuna takılan ultrasonoğrafi probu ile lezyonun bulunduğu mide duvarı incelenebiliyor. Midede ya da sindirim sistemindeki çok küçük lezyonlar ortaya çıkıyor. Bu lezyonların mide duvarına zarar verip vermediği, kalınlaşmaya yol açıp açmadığı belirlenebiliyor. Lezyonun arkasına bakılarak mide duvarı incelendiğinde, orada da bir lezyon bulunması halinde, mide duvarından biyopsi alınıyor. Bu da bize, mide kanserinde erken tanı imkânı sağlıyor. Diğer yöntemlerle mide duvarı ile ilişkisi görülemediğinden sadece ilgili lezyondan biyopsi alınabiliyordu. Bu da tümörün nereye kadar ilerlediğini, mide duvarına tutunup tutunmadığını göstermiyordu.”"
DİĞER ENDOSKOPİK YÖNTEMLERLE TESPİT EDİLEMİYOR
Prof. Dr. Mehmet Cindoruk, bazen midenin kendisi normalken, duvar kalınlığında artış olduğunun tespit edilebildiğini anlatarak, mide duvarındaki kalınlaşmanın mide kanseri bulgusu olduğuna işaret etti. Bunların “”Endosonografi”" dışındaki endoskopik yöntemlerle tespit edilemeyeceğini vurgulayan Cindoruk, “”Bunu, normal endoskopik yöntemlerle göremeyiz. Bazen tomografide görülebilir, ancak her hastaya tomografi yüksek radyasyon riski ve maliyet içerdiğinden yapılamaz. Ama midesinde ağrı, yanma şikâyeti olan bir hastaya endoskopi yapılırken duvar kalınlığına bakılarak, tanı konulabilir”" diye konuştu.
Endosonografi ile tanı oranlarında başarının yüksek olduğunu vurgulayan Cindoruk, “”Endoskopik Ultrasonografi ile erken mide kanserlerinde görüntülemede yüzde 85 oranında doğru bilgi elde ediliyor. Biyopsi ile doğruluk payı yüzde 95″lere ulaşıyor. Bu değerler, yemek borusu kanseri tanısında da geçerli”"dedi.
TARAMA YÖNTEMİ OLARAK KULLANILMIYOR
Cindoruk, bunun tarama yöntemi olarak kullanılamayacağını, muhakkak bir ön tanı sonrasında yapılmasının uygun olduğunu da dile getirerek, hazımsızlık, bulantı, kusma, yemek borusu tahribatında endoskopi ile değerlendirildikten sonra Endosonografi”nin yapılmasının doğru olduğunu belirtti. Bu yöntemle, gereksiz ameliyatların önlendiğini, erken evre kanser tanısı konulduğu için hastanın yaşam süresinin uzayabildiğini, kimi zaman erken müdahale ile yaşamının kurtulabildiğini ifade eden Cindoruk, elde edilen bilgilerin cerrahlara yön verebildiğini ve onkologların tedavi protokolüne yardımcı olabildiğini söyledi.
MR”DA GÖRÜNTÜLENEMEYEN LEZYONLAR TESPİT EDİLEBİLİYOR
Cindoruk, pankreas lezyonlarında ve pankreastaki çok küçük kistik tümörlerin de endoskopik ultrasonografi ile tespit edilebildiğini vurgulayarak, “”Pankerasta MR”da dahi görüntülenemeyen lezyonlar, bu yolla tespit edilebiliyor”" dedi.
Bazı çok az rastlanan, ancak görülme sıklığı artan nöroendokrin tümörlerin de bu yolla saptanabildiğini belirten Cindoruk, “”Yöntem, bu tür tümörlerde tomografi ya da MR”a göre daha üstünlük sağlıyor”" diye konuştu.
PANKREASTAKİ KİSTLER DE TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
Söz konusu yöntemle, mideden girilerek karaciğerin görüntüsünün de alınabildiğini, karaciğerdeki lezyonlara biyopsi yapılabildiğini, 12 parmak bağırsağından girilerek pankreastan biyopsi alınabildiğini dile getiren Cindoruk, uygulamanın “”kapalı”" teknikle yapılmasına olanak tanıdığını söyledi.
Cindoruk, kapalı cerrahiye imkân sağlayan endoskopik ultarasonografi ile operasyon sonrası yaranın iyileşme süresinin azaldığını, enfeksiyon ve komplikasyon riskinin düşürüldüğünü belirterek, “”Pankreastaki kistlerin tedavisinde uygulanan yöntemle mide içine girilerek pankreastaki kistler mide içine boşaltılabiliyor. Dolayısıyla, bu tür kistlerin cerrahi yöntemle alınması halinde, hasta günlerce hastanede yatıyor ve operasyon sonra ölüm oranı çok yüksek oluyor. Hasta, bir günlük bir yatışın ardından taburcu oluyor”" dedi.
Cindoruk, pankreasta lezyon bulunması halinde, endoskopik ultarasonografi yapılmadan cerrahi müdahale ya da tedaviye başlanılmaması gerektiği uyarısında bulundu.
UYGULAMA NASIL YAPILIYOR?
Endoskopi ile ön tanı almış olan hastaya, Endoskopik Ultrasonografi uygulamasında ilk olarak ağrı hissetmemesi için damardan anestezi (sedasyon) uygulanıyor. Hasta, sedyeye yatırılıyor. Sonra, ucu özel bir proplu olan endoskopi cihazı, hastanın ağzına sokularak, lezyonun olduğu yere kadar ilerletiliyor.
Görüntü ekrandan takip edilerek, lezyona ulaşıldıktan sonra lezyon üstüne cihaz dayatılıyor. Lezyonun endoskopik görüntüsünün alınmasından sonra ultrasonoğrafik görüntüsü alınıyor. Duvarda bir kalınlaşma yaptığı tespit edildiğinde de propun içinden bir iğne sokarak söz konusu bölgeden biyopsi yapılıyor. Biyopsi yapılan hasta bir gün hastanede gözetim altında tutulduktan sonra taburcu ediliyor.
İSTANBUL – “EMBO Molecular Medicine” isimli tıp dergisinin son sayısında yer alan araştırmaya göre, beş yıldır yürütülen araştırmalar sonucu ZNF703 adlı onkogenin, vücutta kanserin yayılmasına neden olduğu belirlendi.
İngiltere Kanser Araştırmaları Merkezi”ne bağlı Cambridge Araştırma Enstitüsü ve Vancouver”daki British Colombia Kanser Ajansı bünyesindeki bilim insanlarının ortak çalışması, 1172 farklı meme tümörü üzerinde gerçekleştirildi.
Araştırmayla ilgili bilgi veren ekipteki bilim adamlarından Dr. Carlos Caldas, onkogenlere vücuttaki sağlıklı hücrelerin bölünmesinde ihtiyaç duyulduğunu belirterek, “ancak tümörlere girdiklerinde, freni patlamış ve kontrolden çıkmış bir araç gibi kanserin vücutta hızla yayılmasına neden oluyorlar” dedi.
Bundan sonraki adımın, BRCA 1 ve 2 gibi tümör baskılayıcı genleri de kullanarak, ZNF703 onkogenini durdurmak olabileceğini kaydeden Dr. Caldas, araştırmanın meme kanseri tedavisinde önemli bir gelişme olduğunun altını çizdi.
Önemli bölümü doğrudan veya dolaylı yollarla hücrelerin büyüme hızında etkili olan onkogenlerin bazı türlerinin kanserle ilişkili oldukları biliniyor.

Bu yazının kategorisi: Kanser Hastalığı


Takvim

May 2012
M T W T F S S
« Jan    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En yeni yazılar