21-36 yaş arasına kızamık aşısı geliyor “Kızamığa ağıt” yakmıştı İstanbul”da kızamık vakası 24 oldu DOMUZ GRİBİ SALGINI BEKLENMİYOR “”Domuz gribi ile ilgili verilere baktığımızda, bu hastalığa yakalanan 29 kişi görünüyor? Domuz gribi ile ilgili durum nedir?”" sorusu üzerine Akdağ, “”Türkiye”de domuz gribi ile ilgili bilim adamları bir salgın beklemiyor ama mevsimsel olarak dolaşan grip virüslerinden biri de geçen yıldan intikal etmiş olan domuz gribi virüsü. O da diğer grip virüsleri gibi hastalık yapabiliyor. Gribe karşı korunmak için risk gruplarının zamanında aşı yaptırması gerekir. Devletimiz risk gruplarına bu aşıyı ücretsiz olarak yapmaktadır”" şeklinde konuştu. Bir gazetecinin, “”Kızamıktan korumak için 1975-1990 arası doğanlar için özel bir aşılama düşünülüyor mu? Sizin bir çağrınız olabilir mi?”" diye sorduğu Akdağ, bilimsel heyetin o hususta bir saha araştırması yapılmasını öngördüğünü, o araştırmanın sonucuna göre hareket edeceklerini belirtti. Akdağ, “”İthal hayvanlarla ilgili deli dana hastalığı noktasında bir tehlike var mı?”" sorusuna da o konuyla ilgili Tarım ve Köyişleri Bakanlığının genelgesine herkesin uyması gerektiği ve bakanlığın yol göstericiliğinde meseleyi değerlendirecekleri yanıtını verdi. Sağlık Bakanı Akdağ, Libya”dan tahliye edilen Türk vatandaşlarının sağlık durumuna ilişkin soru üzerine de”"Genel anlamda iyi. Hastaneye yatırdığımız birkaç vaka oldu ama çok ağır vaka yok”" dedi. KAHRAMANMARAŞ – Kahramanmaraş Lisesi son sınıf öğrencileri Kübra Çelik ve Suda Kalın, farklı diyabet hastalarıyla yaptıkları görüşmelerde kan şekerini düzenlemek için ilaç kullanmak yerine çam çırası suyu kullandıklarını gördüklerini ve yaptıkları bilimsel çalışmayla da bunu ispatladıklarını belirtti. Çelik, çam çırası suyu kullanımının hem sağlıklı hem de daha ekonomik olduğunu iddia ederek, şöyle konuştu: “”Dünya genelinde 300 milyona yakın diyabet hastası mevcut. Biz de halk arasında bazı şeker hastaları tarafından kullanılan çam çırası suyunu bilimsel alana taşımak istedik. İlk olarak Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümünde diyabet konusunda deney hayvanlarıyla çalışma yapan bir ekip olduğunu öğrendik. Bu ekiple görüştük. Bu ekibin yaptığı bir deneysel çalışmaya bizde çalışmamızla dahil olduk. Bu çalışma sonucunda çam çırası suyunun diyabet hastası olan deney hayvanlarında insülinle aynı etkiyi yaptığını bulduk. Ayrıca, çam çırası suyu kullanılan deney hayvanlarında diğer şeker hastalarında görülen doku yağlanmasında da azalmalara neden olduğunu gördük.”" Suda Kalın ise hazırladıkları projeyi TÜBİTAK”a gönderdiklerini ve alınan sonuca göre hareket edeceklerini dile getirdi. HAYVANLARDA DENENDİ Fırat Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Ökkeş Yılmaz ise halk arasında diyabet hastası olan bazı kişilerin çıra suyunu içtiklerinde rahatlama olduğunu ve insülin kullanımına ihtiyaç duyulmadığı konusunu bilimsel boyutta değerlendiklerini söyledi. Deney hayvanları üzerinde yaptıkları birinci deneyde, kan şekerinin düşmediğinin gözlemlediğini kaydeden Yılmaz, birinci deneyin ardından 2. grup deneme de yaptıklarını ifade etti. Doç. Dr. Yılmaz, “”Bu deneyde de diyabet oluşturduğumuz deneklerin içme sularına çıra parçaları ilave ettik ve bu 6 hafta devam etti. Her hafta alınan kan örneklerinde kan şekeri ölçümlerinde kontrol diyabet grubuna göre çıra verilen diyabet grubunun kan şekerinde belirgin bir düzenleme olduğu gözledik. İleriki haftalarda şeker düzeylerinin düzenli olduğu görüldü”" diye konuştu. Yılmaz, deney sonuçlarının diyabet araştırmalarında kullanılabileceğini belirtti. ANTALYA – Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde tedavisi süren küçük Tutku”nun “”idrar kası”" Sağlık Bakanlığı”ndan alınan izin ile botoksla felç edilerek, altına bağlanan bezden kurtulması sağlandı. Antalya”da yaşayan Tutku Nur”un omurgası anne karnındayken kapanamayınca omurilik dokusu kese halinde sırtında doğdu. Küçük Tutku”ya halk arasında “”açık omurga”", tıp dilinde ise “”spina bifida”" diye adlandırılan hastalığın en kötü hali olarak bilinen “”meningomiyelosel”" teşhisi konuldu. Doğumundan itibaren 6 cerrahi operasyon geçiren ve omurilik dokusu vücut içine alınan Tutku”nun belden aşağısı da doğumdan itibaren felç oldu. Belindeki kese nedeniyle “”nörojen mesanesi”" hastalığı da bulunan Tutku, bu nedenle idrarını tutamayarak, doğduğundan beri alt bezi kullanmak zorunda kaldı. Yaşanan sorun nedeniyle Sağlık Bakanlığı”ndan özel izin alan doktorları, küçük kızın idrar kasını botoks tedavisi ile felç ederek, bezden kurtulması için önemli bir adım attı. Akdeniz Üniversitesi Üroloji Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç. Dr. Selçuk Yücel, hastalığı nedeniyle Tutku Nur”un yıllardan beri mesanesini kendi isteğiyle değil, 4 ile 6 saatte bir kendini sondalayarak boşaltabildiğini söyledi. Sondanın boşaltım işleminden sonra çıkarıldığını ancak idrar kaçırma sorununun devamlılığı nedeniyle küçük kızın alt beziyle dolaştığını ifade eden Yücel, ilaç yardımıyla idrar kasının kasılmasını engelleyip idrar kaçırmasına son vermeye çalıştıklarını kaydetti. İlaç tedavisinin yanıt vermediğini vurgulayan Doç. Dr. Yücel, “”Sağlık Bakanlığı”nın izni ile mesaneye botoks uygulayarak idrar kasını felç ettik. Artık Tutku Nur”un bezlenmesine gerek yok. 4-6 saatte bir kendini sondalayarak mesanesini boşaltıp günlük hayatına devam edebilecek”" dedi. HASTALAR SOSYAL HAYATTAN KOPMAK ZORUNDA KALIYOR Yücel, bu gibi hastaların sosyal çevreye girememesinin en büyük nedeninin idrar kaçırma sorunu olduğunu vurgulayarak, “”Alt beziyle dolaştıkları için idrar kokusu çevreyi bu hastalardan uzaklaştırıyordu. Hastaların kendilerine güvenleri zedeleniyor, sosyal bir çevre edinemiyorlar. Tutku Nur artık tekerlekli sandalye de kullanarak normal yaşama dahil olabilir. Bu tedavinin en büyük kazanımı bizim için hastaların sosyal çevreyi kazanmaları”" diye konuştu. Tutku”nun annesi Aynur Nur da kızının arkadaş çevresi olmadığı için zamanını bilgisayar başında geçirdiğini dile getirerek, “”Mesanesini sonda yardımıyla boşaltıyordu ancak buna rağmen idrarını bezine damlatıyordu. Bezi sürekli ıslak oluyordu. Ancak şimdi idrarını kaçırmıyor, çok mutluyuz”" dedi.
OKULA GİTMEK İSTİYOR Kızının arkadaş edinmesi ve sosyal gelişimini sağlamak amacıyla bir devlet okulunda okul öncesi eğitim alması için Milli Eğitim Müdürlüğünden izin aldığını ancak altının bezli olması ve yürüyememesi nedeniyle öğretmenin sınıfa kabul etmediğini öne süren Aynur Nur, kızının altının bezlenmeyecek olmasının bundan sonra sosyal çevreye girmesi açısından büyük avantaj olacağını kaydetti. Tutku Nur da en büyük isteğinin okula gitmek olduğunu belirterek, ileride doktor olmak istediğini söyledi. KAYSERİ – Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Muammer Karagöz, Kayseri”nin Sarıoğlan ilçesine bağlı Muratbeyli köyünde yaşayan Zeliha Büyükköse”nin (33), boynunun sağ tarafındaki şişlikten şikâyetçi olarak kendilerine başvurduğunu belirtti. Karagöz, yapılan tetkikler sonucunda Büyükköse”ye halk arasında “tavşan ateşi” ya da “avcı hastalığı” olarak bilinen “Tularemi Hastalığı” teşhisi konulduğunu bildirdi. Tularemi hastalığının kene ısırması ya da enfekte hayvan dokularına temasla, kirli su veya yiyeceklerle bulaştığını anlatan Karagöz, “”Yüksek ateş ve boğaz ağrısı ilk bulgulardır. Dudak çevresinde küçük yaralar olabilir. Hastalık boyunda büyük bir lenf bezi büyümesi ile kendini belli eder”" dedi. NADİR GÖRÜLÜYOR, ZOR TEŞHİS EDİLİYOR Hastalığın bilinen klasik antibiyotik (penisilin, sefalosporinler) tedavilerine cevap vermediğini ifade eden Karagöz, Tularemi”nin diğer lenf bezi büyümesine neden olan hastalıklarla karıştırıldığına dikkati çekti. Hastaların yüzde 90″ının kulak-burun-boğaz şikâyetleriyle geldiğini vurgulayan Karagöz, “”Çok nadir görülebilen bulaşıcı bir hastalık olması nedeniyle tanısı zor konuluyor. Bu hastalarda geç konulan tanılarda komplikasyonlar nedeniyle ölümler olabiliyor”" dedi. Karagöz, boğazındaki şişlik şikâyeti üzerine kendilerine başvuran Büyükköse”nin 1 ay süren tedaviye rağmen şikâyetlerinin geçmemesinin, tularemi ihtimalini ortaya çıkardığını ifade ederek, “”Acıbadem Kayseri Hastanesi Mikrobiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Bülent Sümerkan”ın yönetiminde hastanın kan örnekleri Almanya”ya gönderildi. Gelen sonuç, bizim koyduğumuz tanıyı doğrulayan nitelikteydi ve hastalık tularemi olarak belirtildi”" diye konuştu. Bu tür şikâyetleri olan hastalarda mutlaka tularemi olabileceğinin de akla getirilmesi gerektiğini hatırlatan Karagöz, “”Bulaşma yolları açısından araştırılma yapılmalıdır. Bölgemizde nadir görülmekle birlikte bazen salgın çıkması mümkün”" dedi. ANKARA – Sağlık Bakanı Recep Akdağ, İstanbul”da 24 kişide kızamık hastalığı görüldüğünü ancak ülkede salgın olmadığını söyledi. 13 Ocakta görülen ilk vakanın, turistlere hizmet veren kuyumcuda çalışan bir kişi olduğunu belirten, hastaların tümünün yurt dışı kaynaklı virüsten etkilendiğini ifade eden Akdağ, geçmişte ülkede binlerce kişiyi etkileyen kızamık salgınları olduğunu, gerçekleştirdikleri aşılama programı sayesinde 2006″dan beri vaka sayısının yok denecek kadar azaldığını bildirdi. Akdağ, 2007-2010 yılları arasında 4 ile 7 kızamık vakası görüldüğünü, bunlara da dış kaynaklı virüslerin neden olduğunu belirterek, daha önce “”Türkiye”de kızamığın elimine edildiği, Avrupa”dan bulaşma olur diye korkuyoruz”" açıklaması yaptığını hatırlattı. Son vakaların da bu tür vakalar olduğunu vurgulayan Akdağ, hastalığın 1975 ile 1990 doğumlular arasında görüldüğünü, 1990 sonrasında doğanlarda vakaya rastlanmadığını kaydetti. Bakan Akdağ, bunun, bu yaş grubunda aşılama yapılmadığı anlamına geldiğini ifade ederek, konuyla ilgili bilim kurulunda tedbirlerin görüşüldüğünü, bu yaş grubundaki kişilerin aşılanıp aşılanmayacağının ele alındığını söyledi. Bakan Akdağ, “”Gerekirse 1975 ile 1990 arasında doğanları aşılayabiliriz”" dedi.
“Kızamığa ağıt” yakmıştı İstanbul”da kızamık vakası 24 oldu
“TEDBİR ALMAK ZORUNDAYIZ” Kızamık aşısının ilk dozunun bebekler 12 aylık olunca yapıldığını anımsatan Akdağ, bu yaş altındaki bebekler için risk oluşmaması amacıyla bölgelerde aile hekimlerinin uyarıldığını, gerekirse bu yerlerde 12. ayın altındaki bebeklere ilk doz aşının yapılabileceğini söyledi. Akdağ, “”Şu anda bir kızamık salgını yok, ama oluşmaması için gerekli tedbirleri almak zorundayız”" dedi. İstanbul”da Bağcılar, Güngören, Bahçelievler”in de aralarında bulunduğu 11 yerde vakaların görüldüğünü söyleyen Akdağ, aile hekimleriyle irtibata geçilerek bu riskli bölgelerdeki 5 yaş altında aşılanmamış çocukların tespit edilerek aşılanmasını istediklerini bildirdi. İSTANBUL – Varis, bacaklarda kıvrımlanmış ve belirgin hale gelmiş toplardamar genişlemeleri ile görülen bir sorun. Varis çoğunlukla kadınlar, ailesinde varis problemi olanlar, fazla kilolular, sıklıkla ayakta duranlar, fazla oturanlar, ileri yaştakiler ve hamilelerde görülüyor. Varisin temel sebebinin, damar içi basınç artışı olduğunu belirten Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. İbrahim Uyar, varisin sadece kozmetik bir sorun değil; önemli bir sağlık sorunu olduğuna dikkat çekti, varisin nedenleri ve tedavi yöntemleri hakkında şu bilgileri verdi: “Yüzeyel toplardamarlarımız içinde normalde bulunan minik kapakçıklar bazen hastalıklar sonucu bazen de kendiliğinden veya yaşlanma ile fonksiyonlarını kaybederler. Bacaktan yukarı, kalbe doğru taşımaları gereken kan geri kaçar ve kanın oluşturduğu ağırlık ince yapıdaki toplardamar duvarlarında zorlanmaya ve sonuçta genişleme ve kıvrımlaşma ile varise sebep olur. Variste; gözle görülebilen genişlemiş damarlar, bacakta özellikle akşama doğru artan ağrı ve ağırlık hissi, ayak bileklerinde şişme ve ödem, ilerlemiş vakalarda bilek çevresinde kahverengi renk değişimleri görülebilir. MUTLAKA KONTROL ALTINDA TUTULMALI Varislerinden şikâyeti olan hastalarda, öncelikle sebebi bulmaya yönelik araştırmalar yapılır. Değiştirilebilecek durumlarda önerilerde bulunulduktan sonra, hastaların detaylı muayeneleri yapılır ve kişiye özel durumlar belirlendikten sonra “Venöz doppler ultrasonografi” işlemi yapılır. Tüm veriler toplandıktan sonra tedavi seçenekleri hasta ile paylaşılır. Tedavi için girişimsel müdahale düşünülmeyen hastalarımıza korunma yolları anlatılarak gerekli takipleri yapılır. Bilinmesi gereken önemli bir nokta, hastalığın zamanla ilerleyeceği ve korunmanın büyük önem taşıdığıdır. BU ÖNERİLERİ DİKKATE ALIN Altın standart uygun basınçta alınmış varis çoraplarıdır. Çorap hem şikâyetleri geriletmekte çok etkindir hem de hastalığın ilerlemesini engellemektedir. Fakat ne yazık ki; oluşmuş varisleri tedavi edememektedir. Çorabın yanı sıra; her hastanın yaşam şartlarına ve iş koşullarına göre dikkat etmesi gereken durumlar vardır. Fazla ayakta durmaktan ya da sürekli oturmaktan kaçınmak, hafif yürüyüş ve egzersizler, kilo vermek, zaman zaman ayakları yukarı kaldırarak dinlenmek, dar kıyafetler ve yüksek topuklu ayakkabılardan kaçınmak ile hekim önerisi doğrultusunda kullanılan damar duvarlarını destekleyen ilaçlar varisten korunmak için önerilebilir. VARİSTE ÖNERİLEN TEDAVİ YÖNTEMLERİ Varisin şiddetine bağlı olarak çeşitli tedavi seçenekleri tek tek ya da birlikte kullanılabilir.
Skleroterapi ya da köpük tedavisi: Genişlemiş fakat çap olarak küçük olan damarlarda kullanılan, temel olarak damar içine minik iğnelerle enjeksiyon yapılarak uygulanan tedavi şeklidir. Özellikle kozmetik şikâyetlerin ön planda bulunduğu hastalarda tercih edilir. Exolaser ile birlikte uygulandığında sonuçlar daha tatminkâr olmaktadır. Endovenöz lazer tedavisi: Halk arasında lazerle varis tedavisi olarak bilinen bu yöntem, büyük oranda venöz kaçağı olan hastalarda cerrahiye alternatif olarak son yıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Genişlemiş yüzeyel toplardamar içinde yüksek ısı meydana getirerek etki eder. Cerrahi ile kıyaslanamayacak kozmetik üstünlüğü vardır. Hasta aynı gün taburcu edilebilmektedir. Radyofrekans tedavisi: Endovenöz lazer gibi uygulanır. Cerrahi: İlerlemiş ve bacağı tamamen varisli damarlarla kaplanmış hastaların en gerçekçi tedavi seçeneği cerrahidir. Eski cerrahi ekollere kıyasla artık oldukça nazik şekilde yapılarak, hastalarımızda operasyon sonrası kozmetik endişeler önlenebilmektedir. Tüm toplardamar çıkarılabileceği gibi “Mini Flebektomi” yöntemi ile lokal olarak da uygulanabilir.” İSTANBUL – Gençer, İstanbul”daki kızamık vakalarına ilişkin hastanede yatmakta olan 2 kişinin bugün taburcu olduğunu ifade ederek, 24 kızamık hastasının sağlık durumunun genel olarak iyi olduğunu söyledi. Kızamık hastalığının çok hızlı bulaştığını vurgulayan Gençer, şunları kaydetti: “”Kentte tespit edilen kızamık vakası bugün itibarıyla 24. Hastalarımızın hepsi Türk fakat bunlardan alınan örneklerden izolen edilen virüslerin genetik analizleri, bunun yurt dışı kaynaklı bir virüs olduğunu gösteriyor. Bu kişilerin kendilerinin bağlantısı olmasa bile, o virüs bir şekilde dışarıdan gelmiş, kişiden kişiye yayılmış olabilir. Daha önce Türkiye”de görülmeyen yurt dışı kaynaklı virüs tipi.”" Serap Gençer, şu ana kadar ilk 5 vakaya ait örneklerden izole edilen virüslerin analizinin yapıldığını, diğer vakalara ait örneklerin analizlerinin Ankara Hıfzı Saydam Laboratuarında devam ettiğini belirtti. TBMM – TBMM Genel Kurulu’nda söz alan CHP Balıkesir Milletvekili Ergün Aydoğan da diyabet hastalarının kullandığı şeker ölçüm cihazı çubuklarının ödemelerine ilişkin sorunun devam ettiğini ifade etti. “”Ölçüm çubuklarına yapılan ödemelerin yetersiz olduğu”" gerekçesiyle Danıştay’da açılan davaların kazanıldığına işaret eden Aydoğan, “”Çalışma ile Sağlık bakanları, mağduriyetlerin giderilmesi noktasında söz vermelerine rağmen vatandaşlarımız hastane kapılarında çile çekmeye devam ediyorlar. 8 milyona yakın diyabet hastası yurttaşımızın bu mağduriyetlerinin giderilmesi gerekiyor”" diye konuştu. Bunun üzerine Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Dinçer, şeker ölçüm cihazı ve çubuklarının uygun fiyatlarda satılmasını sağlayacak bir çalışma yürüttüklerini söyledi. Dinçer, diyabet hastalarının, hangi tür şeker ölçüm çubuğunu istiyorlarsa eczaneden alarak, parasını tahsil edebileceklerini ifade etti ve şunları söyledi: ‘”Bu açıdan bakıldığında hiçbir mağduriyet söz konusu değildir. Bizim hükümet olarak temel yönetim felsefemizden biri olan, bürokrasinin ortadan kaldırılmasıyla ilgili iddiaları dile getirecek olursak, evet şeker hastalarımız da kendileri para ödeyerek, bürokratik bir takım işlemlerle karşı karşıya kalıp parayı bizden tahsil edecekleri bir uygulamaya duçar olmamalılar. Bu açıdan bakıldığında işimizin başındayız, sahibiyiz. Şeker hastalarının herhangi bir bürokrasiye maruz kalmadan, rahatlıkla bu ilaçları, çubukları alacak düzenlemeyi yapmak üzere çalışmalarımızı yürütüyoruz.”" Danıştay’ın konuyla ilgili kararının gerekçesinde “”bu alanda çok sayıda var olan çubukların kalitelerinin, standartlarının belirlenmediğine ve standartlara uygun olanlar için en düşük fiyatın belirlenmediğine”" dair ifade bulunduğunu anımsatan Dinçer, “”Biz de bunu yapıyoruz şu anda. Gerçekten de piyasada çok sayıda çubuk ve cihazı bulunmaktadır. Biz bunların her birini temin ettik. Uluslararası standartlarda ölçüm yapıp yapmadıklarını test ediyoruz ve uygun olanları ayırıyoruz. Bugüne kadar yaklaşık 41 cihaz değerlendirildi. Bunlardan 6″sının standartlara uygun olmadığı, 35″inin ise uygun olduğu belirlendi”" diye konuştu. “MESLEK HASTALIKLARI İÇİN PROJE BAŞLATTIK” Dinçer, “”Konuyla ilgili biraz daha sabredilmesi halinde hakikatten vatandaşlarımızın da çok faydalanacağı daha önemlisi kamunun da burada ciddi anlamda tasarruf edebileceği yeni bir yöntemi ve uygulamayı başarma imkânımız olacak. Çok az kaldı. Çalışmalar bitmek üzere”" dedi. Türkiye”nin, sağlık hizmetlerine erişim itibarıyla dünyanın en iyi ülkelerden biri olduğunu belirten Dinçer, şunları söyledi: “”Gerçekten de kim ne derse desin, bugün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hatta burada yaşayan başka ülkelerin vatandaşları bile en rahat ve en kolay sağlık hizmetine erişebilir durumdadır. Herkes her hastaneye gidebilir ve yine herkes her eczaneden ilacını alabilir. Dolayısıyla sağlık hizmetlerine erişim konusunda dünyanın en iyi ülkesi olduğumuzu iddia edersek yanlış söylemiş olmayız.”" Türkiye”nin, OECD ve AB ülkeleri içerisinde en geniş Genel Sağlık Sigortası kapsamına sahip ülke olduğunu vurgulayan Dinçer, sigortaya yönelik hizmetlerin daha verimli ve hızlı verilmesi için çalışmaların sürdürüldüğünü anlattı. Silikozis hastalarına her türlü tedavi hizmeti sunulduğunu ifade eden Dinçer, bu hastalara emeklilik hakkı tanındığını hatırlattı. Ülkedeki tüm meslek hastalıklarıyla ilgili yeni bir proje başlattıklarını ifade eden Dinçer, “”Bu çalışmayla tüm Türkiye”de meslek hastalıklarının neler olduğunu ve hastalığın meslekle bağlantılı olup olmadığını belirleyecek bir çalışma yürütüyoruz. Ülke çapında hangi tür meslek hastalığı var, bunu destekleyen bir kayıt sistemi oluşturmaya başladık”" dedi. İSTANBUL – Bu nedenle kabakulağın çocukluk döneminde, hatta okul öncesi çağda geçirilmesi daha az sakıncalı olarak nitelendiriliyor. Pediatri Uzmanı Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler, kabakulak hastalığı ve tedavisi hakkında merak edilenleri anlattı. Paramyxovirus denilen bir virusun neden olduğu bulaşıcı bir hastalık olan kabakulak, başta boynun iki yanında kulak memesinin hemen altında bulunan parotis bezi olmak üzere tükürük bezlerinde ağrılı şişme ile ortaya çıkıyor. Hastalık, virüsü taşıyan kişinin konuşma, öksürük ve aksırması sırasında çıkan tükürük damlacıkları yoluyla veya tükürükle kirlenmiş eşya yoluyla bulaşıyor. Virüs, vücuda ağız ve burun yoluyla girdikten sonra kan yolu ile vücutta yayılıyor. Kabakulağın bulaşıcı döneminin tükürük bezinin şişmesinde 1-2 gün önce başlayıp, 5 gün sonrasına kadar sürdüğü belirten Atıkardeşler “İlk olarak kulak alt kısmına yerleşmiş olan tükürük bezinde şişme ile belirti veren kabakulakta şişlik önce çene kemiğinin arka kenarı ile kulak arkasındaki boşluktan başlayarak ve öne arkaya doğru artarak elmacık kemiğine dayanıyor. 3-7 gün süren şişlik hastalığın 3. gününde zirveye ulaşıyor ve kulak memesinin ucunu yukarı doğru itiyor. Şişen bölgede ağrılar görülebilirken genelde hafif bir ateş de şişmeye eşlik eder. Ancak kimi zaman daha çok erişkinde şişlik ortaya çıkmadan önce ateş, baş ağrısı, bulantı ve halsizlik olabiliyor. Bazen hastalık hiçbir belirti vermeden de geçirilebiliyor” dedi. EKŞİ GIDALAR TÜKETMEYİN! Özel bir tedavi gerektirmeyen kabakulak hastalığında yatak istirahatı, ekşi olmayan gıdalarla beslenme yeterli olduğunu belirten Dr. Özlem Ketenci Atıkardeşler, “Gerektiğinde ağrı kesici ve ateş düşürücülerden faydalanılabiliniyor. Hastalığın klasik bulguları haricinde gelişen baş ağrısı, kusma, çok yüksek ateş, testislerde şişlik, ağrı, kızarıklık, karın ağrısı gibi şikâyetler mevcut ise komplikasyonları değerlendirmek açısından hekime başvurulması önem taşıyor” şeklinde konuştu. Atıkardeşler, “Hastalık ortaya çıktıktan yedi gün sonrasına kadar da virüs tükürük ile çıkabileceği için bu dönemlerde hastayı diğer aile fertlerinden ayrı tutmak gerekir. Tek doz aşı ile bile yüzde 96 oranında koruyuculuk sağlandığından aşılı bireylere hastalığın bulaşması güçtür. Hastalığı geçirmiş olan kişiler zaten bağışıktır, kişinin ikinci kez hastalığa yakalanması oldukça nadir bir durumdur’’ ifadesini kullandı. Kabakulaktan korunmanın en önemli yolunun aşı olduğunun altını çizen Atıkardeşler, “Kabakulak aşının kullanılmadığı dönemlerde en sık 5-9 yaş arası çocuklarda görülürdü ancak günümüzde artık aşı rutin olarak uygulandığı için daha çok ergenlik dönemindeki çocuklarda ve genç erişkinlerde de rastlanıyor. Aşının yapılmasına engel olacak ciddi bir bağışıklı sistemi hastalığı veya bağışıklı sistemini baskılayacak ilaç kullanımı olmadığı müddetçe aşı tüm çocuklara uygulanmalıdır. Yumurta veya neomisine çok ciddi alerjisi olan çocuklarda aşıya karşı alerjik reaksiyon gelişme riski vardır’’ diyerek sözlerine devam etti. KISIRLIK YAPAR MI? Kabakulakla ilgili en çok merak edilen konulardan biri olan ‘Kabakulak bir çocukta kısırlığa neden olabilir mi?’ sorusunu Dr. Altıkardeşler şöyle yanıtladı: “Kısırlığa neden olması oldukça nadir bir durumdur, bu durum ancak komplikasyon olarak tek değil çift taraflı orşit gelişen hastalarda gelişebilir, ancak çift taraflı orşit vakalarında bile oldukça nadirdir.’’ ANKARA – Özellikle çocukluk döneminde böbrek taşı rahatsızlığı olan hastalarda, yaşam boyunca birden fazla ameliyat söz konusu olabildiğinden, böbreklerde harabiyet oluşmaması ve böbrek gelişiminin olumsuz etkilenmemesi ve böbrekte kanama riskinin söz konusu olmaması gibi önemli avantajlar taşıyan yöntem, artık Türkiye”de… İdrar yolundan girilerek böbreğe ulaşılan ve taşın sıkıştığı yerde lazerle kırılmasına olanak sağlayan yöntemin uygulanabilmesi için, taşın ameliyatsız taş kırma yöntemlerinin uygulanamayacağı kadar sert ve 2 santimetrenin üstünde olması şartı aranıyor. Bunun yanı sıra teknik, taşın bir santimetrenin üstünde, ancak böbreğin alt kısmında ve taş kırmaya uygun olmaması halinde de yapılabiliyor. Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Ali Ünsal, böbrek taş hastalığının Türkiye”de çocuk ve yetişkinler arasında yaygın görüldüğünü söyledi. Yetişkinlerde hastalığın görülme sıklığının yüzde 15 oranındayken, çocuklarda daha nadir görüldüğünü, ancak ciddi bir sağlık sorunu olduğunu belirten Ünsal, çocuklardaki taş hastalığının altta yatan başka bir hastalıktan kaynaklandığını ifade etti. Ünsal, yetişkinlerde genellikle böyle bir durum yokken, çocuklarda ilk sırada genetik geçişli “”sistünüri”" adı verilen hastalığın geldiğini belirtti. İdrardaki bir maddenin fazla olmasının taş oluşumuna yol açtığını anlatan Ünsal, bu çocuklarda taş hastalığının üç yaşından önce ortaya çıktığını dile getirdi. Ünsal, böbrek kanalında doğuştan bir takım darlıkların ve enfeksiyonların da taş oluşumuna neden olduğunu ifade etti. Çocuklarda görülen taş hastalıklarının sadece yüzde 10-12″sinde altta yatan bir sebep bulunamadığına işaret eden Ünsal, “”Bu nedenle çocukluk dönemi taş hastalığında, taşla ilgili sorunun ortadan kaldırılmasının ardından altta yatan hastalığın da mutlaka belirlenmesi ve tedavi edilmesi gerektiğini vurguladı. Ünsal, altta yatan hastalığın tedavi edilmemesi halinde, ilerleyen dönemde bu çocuklarda taş oluşma riskinin çok yüksek olduğunu ve hastalığın tekrarlayabildiğini söyledi. BÖBREK KAYBI SÖZ KONUSU OLABİLİR Böbrekteki taşların alınmaması durumunda, bunun enfeksiyona yol açabildiğini belirten Ünsal, çocukların ağrı şikâyetini dile getiremeyecek kadar küçük olması halinde sorunun huzursuzluk ile kendini gösterdiğini söyledi. Ünsal, “”Çocuklarda bulantı, kusma, yüksek ateş olabilir. Zamanla, böbreklerde harabiyete neden olabilir. Bu durum böbrek kaybına kadar gidebilir. Bazen, taş hiç ağrı yapmazken, böbrekte çürüme görülebilir”" uyarısında bulundu. Üç yaşın altındaki çocuklarda böbrek taşının başta huzursuzluk, beslenme bozukluğu, yüksek ateş, anne sütünü emmeme şeklinde kendini gösterebildiğini vurgulayan Ünsal, “”Bu yaşın üstündeki çocuklarda karın ağrısı, yüksek ateş, sık idrara gitme, gelişme geriliği şikâyetleri ile karşılaşılabilinir”" dedi ve sorunun basit bir idrar tahlili, ultrason ya da röntgen ile tanı konulabileceğini söyledi. KAPALI CERRAHİ YÖNTEMLERİ TERCİH EDİLİYOR Böbrek taşının yok edilmesinde kullanılan yöntemler hakkında bilgi veren Ünsal, hasta profilinin uygun olması halinde ilk olarak “”ESWL”" diye isimlendirilen, şok dalgalarıyla taşın kırılması esasına dayanan tekniği tercih ettiklerini anlattı. Ünsal, bu uygulama için taşın böbreğin havuzcuğunda ve 2 santimetreden küçük olması, yumuşak yapı taşıması özelliklerinin arandığını ifade etti. Ünsal, bunun için taşın böbreğin alt kısmında bulunmaması gerektiğine de işaret etti. Çocuklarda hastalığın nüks ihtimali fazla olduğundan yaşamları boyunca birkaç kez ameliyat olmak zorunda kalabileceklerini belirten Ünsal, bu nedenle böbreğe en az zararı verebilecek kapalı ameliyatları tercih ettiklerini anlattı. “”Perkütan nefrolitotomi”" diye adlandırılan kapalı böbrek taşı ameliyatının bu tekniklerden biri olduğunu dile getiren Ünsal”ın verdiği bilgiye göre, söz konusu yöntemde anestezi uygulanarak ameliyata alınan çocuğun sırtından bir iğne ile böbreğinin içine giriliyor ve bir kalem kadar genişletiliyor. Buradan özel aletlerle böbreğin içine girerek, taşlar kırılıyor ve tüpün içerisinden dışarı çıkarılıyor. Yani, açılan tek bir delikten böbrekteki tüm taşlar temizlenebiliyor. Teknik, 9 aylık çocuklara kadar uygulayabiliyor. KESİ OLMADAN YAPILAN SON YÖNTEM TÜRKİYE”DE Çocuklarda böbrek taşı ameliyatlarında en son teknik, “”Fleksbil”" olarak adlandırılan ve 2007 yılında dünya literatürüne girerek birçok yabancı ülkede uygulanan bir yöntem olarak gösteriliyor. Bu yöntemde, çocuğun veya yetişkinin böbreğine, vücudunun hiçbir yeri kesilmeden ya da delinmeden idrar yolundan bükülebilir yapıdaki özel aletlerle giriliyor ve böbrek içerisindeki taşa ulaşılıyor. Taş, sıkıştığı yerde lazerle kırılıyor. Eskiden idrar kanalından yapılan ameliyatlarda böbreğe ulaşılamazken, bükülebilir renoskopi aletiyle böbreğe kadar girebiliyor. Hasta için birçok avantaj sağlayan yöntem, yurt dışından sonra artık Türkiye”de de başarıyla uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı Keçiören Eğitim ve Araştırma Hastanesi”nde yaklaşık bir yıldır Üroloji Klinik Şefi Doç. Dr. Ünsal başkanlığındaki ekip tarafından başarı ile gerçekleştiriliyor. Türkiye”de yöntemin “”çocuklarda ilk uygulayıcısı”" olan hastanede, en son 10 aylık bir bebeğe operasyon gerçekleştirildi. BÖBREKTE KANAMA RİSKİ ORTADAN KALKIYOR Yöntem, diğer tekniklere göre önemli avantajlar taşıyor. Bu yöntemde vücutta kesi olmuyor, böbrek dahil hiçbir yerde delik açılmıyor. Bu koşullarda yara iyileşmesi, enfeksiyon riski gibi bir durum ortadan kalkıyor. Hasta ameliyatının ardından bir günlük bir yatış sonrası taburcu ediliyor. Böbreğin delinerek yapıldığı ameliyatlarda böbrek içinde ciddi kanama riski bulunurken, bu teknikte böyle bir risk söz konusu olmuyor. Çünkü kanama böbreğin alınmasına dahi yol açabiliyor. Özellikle çocuklarda böbrek dokusu geliştiğinden, dışarıdan şok dalgalarıyla taş kırma ya da delik açılarak yapılan ameliyatlar, böbrek gelişimini olumsuz etkileyebiliyor. Bu teknikte, çocukların böbrek gelişimleri hiçbir şekilde etkilenmiyor. TAŞ SERT VE 2 CM”NİN ÜSTÜNDE OLMALI Yöntem, okul öncesi 7 yaşın altındaki çocuklarda çok çok az uygulanıyor. Bu yaş grubundaki ameliyatların, mutlaka bu konuda uzman hekimler tarafından yapılması gerekiyor. Bu yöntemden faydalanabilmek için, böbrekteki taşın ameliyatsız taş kırma yöntemlerinin uygulanamayacağı kadar sert ve 2 santimetrenin üstünde olması şartı aranıyor. Bunun yanı sıra teknik, taşın bir santimetrenin üstünde, ancak böbreğin alt kısmında ve taş kırmaya uygun olmaması halinde yapılabiliyor. Taş bir veya daha fazla sayıda olabiliyor. WASHINGTON – Kanada”daki York Üniversitesi’nden Ellen Bialystok ve ekibinin yaptığı araştırma, iki dil konuşmanın beyni olumlu etkilediğini ve yaşa bağlı bunama ve Alzheimer riskini azaltabileceğini ortaya koydu. Bilim adamlarının araştırmasına, 102″si iki, 109″u tek dil bilen Alzheimer hastası 211 kişi katıldı. Hastalık, birden fazla dil konuşanlarda ortalama 4,3 yıl sonra teşhis edildi. İki dil konuşmanın beyin işlevine olumlu etkisi olduğunu belirten bilim adamları, 40, 50 ya da 60 yaşında başka bir dil öğrenmenin bile “beyni koruyabileceğini” vurguladı. MALATYA – Araştırmayı, İnönü Üniversitesi (İÜ) Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi yaptı. Merkezin Müdürü Prof. Dr. Yusuf Türköz, 2006 yılında kurulan Deney Hayvanları Üretim ve Araştırma Merkezi”nde önemli bilimsel araştırmalar yaptıklarını belirterek, bunlardan birinin de balın beyin kanamaları üzerindeki etkisi olduğunu söyledi. Söz konusu araştırma kapsamında beyin kanaması geçiren deney hayvanları üzerinde balın etkilerini incelendiklerini kaydeden Prof. Dr. Türköz, “”Yaptığımız araştırma sonuçlarına göre balın beyin kanamasında iyileştirici etkisi olduğu ortaya kondu. Balın beyinde meydana gelebilecek hasarları ortadan kaldırdığı tespit edildi”" dedi. Tıp Fakültesi Beyin Cerrahi Anabilim Dalı Başkanlığı tarafından yürütülen araştırma kapsamında 32 deney hayvanı kullandıklarını ifade eden Prof. Dr. Türköz, sözlerine şöyle devam etti: “”Fareler 4 gruba ayrıldı. Birinci gruba herhangi bir işlem yapılmadı. İkinci gruptakilerin “suparognoid boşluğu”na kan verilerek beyin kanama modeli oluşturuldu. Üçüncü gruba doğal balın mum ektresi verildi. Çalışma 14 gün devam etti. Sonuçta anestezi yapılan hayvanlarda kan ve beyin numuneleri alınarak, patolojide incelendi. Beyin damarlarındaki değişiklikler ve beyin dokusundaki hasarlar takip edildi. Beyin kanaması olan hayvanlarda, beyin damarlarında ciddi olarak kasılma ve dolayısı ile beyin hasarı görüldü. Bal mumu ekstresi verilen grupta ise beyin damarı kasılmasının sağlıklı hayvanların seviyesine geldiğini gördük.”" Yusuf Türköz, bu araştırmanın sonuçlarının Avrupa”daki beyin cerrahisi konusunda prestijli bir dergi olarak bilinen “”Neurosurgery”"de makale olarak da yayınlandığına işaret etti. Merkezde yılda 5 bin deney hayvanı ürettiklerini ifade eden Türköz, şunları aktardı: “”Fare, sıçan ve tavşan üretiyoruz. Bu hayvanların 2 bin 500″ünü kendi araştırmalarımızda kullanıyoruz. Geriye kalan hayvanları Sivas, Erzurum, Tokat, Adıyaman, Kahramanmaraş, Kayseri gibi kentlerdeki araştırma merkezlerine destek olarak gönderiyoruz.”" Ürettikleri deney hayvanlarının hastalıktan arınmış olduğunu anlatan Türköz, bu hayvanların herhangi bir dış etkenden etkilenmediği için hastalık riski taşımadığını sözlerine ekledi. ANKARA – Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Bilim Dalı”nda görev yapan Prof. Dr. Orhan Sezgin ve Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı”ndan Uzman Dr. Erdinç Nayır tarafından, pratisyen hekimler arasında anket çalışması yapıldı. Mersin”de görev yapan 440 pratisyen hekime yöneltilen 12 sorudan oluşan çalışma sonucunda, pratisyen hekimlerin Hepatit B ve Hepatit C hakkındaki bilgi düzeylerinde büyük eksiklik olduğu sonucuna varıldı. Çalışmada, pratisyen hekimlerin HBV ve HCV infekte iğne battığında yapılması gerekenler hakkında, sırasıyla yüzde 36 ve yüzde 72″sinin yanlış bilgiye sahip olduğu tespit edildi. Uzman Dr. Nayır, Hepatit B ve Hepatit C virüslerinin, insanlarda sarılık, karaciğer yetmezliği, siroz ve karaciğer kanserine sebep olan mikroorganizmalar olarak tanımlanabileceğini ve karaciğer kanseri ile karaciğere bağlı sarılığın en sık nedeni olarak gösterilebileceğini söyledi. Bu konuda Mersin”de çalışan pratisyen hekimlerin, HBV ve HCV enfeksiyonlarının bulaş yolları, risk grupları ve korunma yolları ile ilgili bilgi düzeylerinin belirlenmesini amaçladıklarını ifade eden Nayır, bu kapsamda pratisyen hekimlerin bilgi düzeyi ve viral hepatitli hastaya yaklaşım biçimlerinin saptanmasına yönelik bir araştırma yaptıklarını anlattı. “DOĞUM SIRASINDA BULAŞABİLECEĞİNİ BİLMİYORLAR” HBV ve HCV”nin doğum sırasında bulaşabileceği bilgisinin pratisyen hekimlerin yüzde 10-18″i tarafından bilinmediğini belirten Nayır, şunları kaydetti: “”Bulaş yolları ve risk etkenleri genelde biliniyor. Ancak HBV ve HCV”nin doğum sırasında bulaşabileceği yüzde 10-18 oranında bilinmiyor. Çalışmaya katılanların yüzde 33″ü “anne sütüyle bulaştığını”, yüzde 42″si de “annenin bebeği enfekte etmemek için emzirmemesi gerektiğini” söyledi. Hekimlerin yüzde 21″i “sivrisinek ve tahtakurusunun bulaşta önemli olduğunu” söyledi. Ankette bir diğer önemli tespit ise katılımcıların yüzde 50″sinin inaktif HBV taşıyıcılığı kavramını doğru bilmemesi oldu. Hepatit D virüsü hakkındaki cevapların ise hayal kırıklığı yarattığını belirten Nayır, “”Hepatit B”si olan hastada Hepatit D virüsü var mı yok mu?” şeklindeki soruya hekimlerin yüzde 34″ü “HDV”ye bakmaya gerek yok” derken, yüzde 36″sı “HCV infeksiyonu olanlarda HDV”e bakılmalı” yanıtını verdi”" dedi ve şöyle devam etti: “”HBV ve HCV”nin yol açtığı patolojiler genelde biliniyor. HBV”den korunma yolu ve aşısı bilinirken, katılımcıların yüzde 12″si HCV”ne karşı korunmada HCV aşısı olduğunu söyledi. Hepatit B ve C virüsü ile bulaşmış iğne battığında yapılması gerekenleri ise pratisyen hekimlerin yanlış bildiği belirlendi. Çalışma sonucunda tüm sorular dikkate alındığında, özellikle HCV ile ilgili bilgi düzeyinin HBV hakkındaki bilgi düzeylerine göre daha düşük olduğunu tespit edildi.”"
Bu yazının kategorisi: Doğum,Hastalıklar,Kilo Verme,Sağlık Sigortası
Takvim
May 2012
| M |
T |
W |
T |
F |
S |
S |
| « Jan |
|
|
| | 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 |
| 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 |
| 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 |
| 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 |
| 28 | 29 | 30 | 31 |
|
En yeni yazılar
| |
Geri izle