Psikologlar meslek yasası istiyor

February 26th, 2011

Sağlık Bakanlığı’nın genelgesiyle, iş yerleri kapatılma durumuyla karşı karşıya kalan psikolojik danışmanlar, sorunlarının çözümü için meslek yasası çıkarılmasını istedi.

İSTANBUL – Araştırmaya göre, kekemeliğin sorumlusu mutasyona uğramış genler. Araştırma bu genlerin, beynin ses kaslarını kontrol etme yetisini olumsuz etkilediğini ortaya koyuyor.
Dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 2″si, yani 70 milyona yakın kişi kekeme. Araştırmanın bu kişiler için umut ışığı olabileceğine dikkat çekiliyor.
Zira söz konusu bulguların, genetik hasarın etkilerini tersine döndürebilecek yeni ilaç tedavilerinin keşfedilmesini sağlayabileceği belirtiliyor.
İSTANBUL – Halk arasında temizlik hastalığı olarak bilinen Obsesif Kompulsif kişilik bozukluğu hem kişiyi hem de çevresindekileri hasta ediyor. Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz, her 100 kişiden ikisinde görülen temizlik hastalığını, ‘takıntılı şekilde temizlik tutkunluğu, her şeyin kirli olduğu hissine inanma ve her şeyi yıkama, silme gibi eylemlerin sürekli tekrarlanması’ olarak tanımlıyor.
“Bunun altında yatan sebep anksiyete bozukluğu, şüphecilik ve emin olamama hissi gibi saplantılı düşüncelerdir” diyen Dr. Yavuz, şunları söylüyor:
“Hastalık, diğer tüm takıntılarda olan süreci izler. Kişi bu bozuklukların mantık dışı olduğunu bildiği halde kendi davranışlarını engelleyemez. İstem dışı davranışlarını sürekli tekrarlayarak engellemeye çalışır. Saplantılı düşünceden kurtulmaya ve unutmaya çaba gösterir ama başarılı olamaz. Örneğin; elini yıkadığı halde emin olamadığı için tekrar yıkayabilir. Bu hastalık tedavi edilebilir bir hastalıktır. Fakat tedavi edilmediğinde ciddi sağlık problemleri ortaya çıkabilir.
BU BELİRTİLERE DİKKAT
Kişi sürekli ellerini yıkar, evi temizler, eve gelen bir misafirin ardından kullandığı her şeyi temizleyebilir, zamanın çoğunu temizlik yaparak harcar, kirli olduğunu düşündüğü her nesneyi yıkar ve temizlemeden kullanamaz.
TEMİZLİK HASTALIĞINA ETKİ EDEN FAKTÖRLER
Aslında takıntılara sebep olabilecek pek çok neden öne sürülmekteyse de kesin olarak nedeni bilinmemektedir. Biyolojik, psikolojik, çevresel faktörler neden olabilir. Ailesi çok düzenli ve titiz ya da aşırı kuralcı olan bir çocukta bu tür saplantılı düşünceler ve buna bağlı olarak saplantılı davranış biçimleri gelişebilir. Örneğin; annesi çok titiz olan bir çocuk ileride temizlik hastalığına yakalanabilir. Aynı zamanda yakın bir dönemde yaşadığı acı bir olay da takıntılara sebep verebilir. Vefat, iflas, boşanma gibi yaşanan zor süreçlerden sonra Obsesif Kompulsif düşünceler ve eylemler görülebilir.
YAŞAMI OLUMSUZ ETKİLER
Öncelikle kişinin sosyal ve iş yaşantısı bozulur. Aşırı temizlik tutkusundan ötürü çevresindeki arkadaşları evine gelmek istemeyebilir. Kendisini bu durum karşısında mutsuz hisseder. Aynı zamanda bu tarz hastalıklarda kişi en çok kendisine zarar verir. Zamanın çoğunu temizliğe ayırdığı için zaman kaybı yaşar diğer yapması gereken hiçbir şeye konsantre olamaz. Gerek ev ve sosyal çevresiyle gerekse iş ortamı ile ilişkileri bozulur. İş performansı önemli derecede olumsuz etkilenir. Evli ise eşi ve çocuğu ile iletişim bozukluğu yaşar. Kendisini temizlik yaparak sürekli hırpalar, günün sonunda yorgun ve bitkin düşer. Bir dönem sonra kişi bedensel olarak da belirli rahatsızlıklara zemin hazırlamış olur. Örneğin bel, kas eklem ağrıları bu dönemde ortaya çıkabilir. Aynı şekilde zamanında tedavi olunmazsa bireyde depresyon gibi psikolojik birçok rahatsızlık da ortaya çıkabilir.
DİĞER OBSESİSİF KOMPULSİF BOZUKLUKLAR
Sürekli kontrol etme “ütünün fişini çekmiş miydim, kapıyı kilitlemiş miydim, ocağı kapatmış mıydım” gibi sorular sürekli sorulur. Kişide emin olamama durumu, simetrik olarak nesnelerin düzenli durmasını istemek, ihtiyaç olur düşüncesi ile eşya ve giysileri biriktirmek, günah işlemekten korkma gibi nitelendirilen birçok takıntılı davranış bozukluğu sıralanabilir.
NASIL TEDAVİ EDİLİR?
Bazı araştırmacılar bu hastalarda beynin ön kısmı olan frontal kortex ile içyapılardan bazal ganglionlar arasında iletişim kopukluğu olduğunu ileri sürmektedir. Tedavide amaç öncelikle var olan hastalığı tedavi etmek sonra da hastalığın tekrarlamasını önlemektir. Bu amaçla üç tedavi yöntemi kullanılmaktadır. Seçici serotonin geri alım inhibitörleri kullanmak, antidepresan ilaçlar, bilişsel davranışçı terapi uygulamaları, TMS (Transkranial Manyetik Stimülasyon) tedavide kullanılabilir.
OKB’ de tedavi oldukça zor ve uzun solukludur. Genellikle ilaçlar nispeten daha yüksek dozda ya da birkaç ilaç kombine şeklinde uygulanır. Ancak yine de üstesinden gelinemeyecek bir hastalık değildir. Son zamanlarda ilaç tedavisi ile birlikte uygulanan, TMS tedavisinin oldukça etkili olduğu görülmektedir. TMS, sağladığı manyetik vurular ile bir nevi resetleme yaparak, frontal korteks ile bazal ganglionlar arasında ki uyumsuzluğu ortadan kaldırabilir ve böylece çok etkili ve çarpıcı sonuçlar verebilir.
Ayrıca, Obsesif Kompulsif bozukluklar kaygı hastalığı olduğu için “Davranışçı Tedavi” olarak adlandırılan eğitimsel terapi yöntemleri fayda sağlayabilir. Hastanın kirli olduğunu düşündüğü nesne ile temas etmesi sağlanır. Obsesif Kompulsif bozukluklar inatçı hastalıklardır. Yenilemeler ve gerilemeler görülebilir. Terapi, ilaç tedavisi birlikte uygulandığında daha iyi sonuçlar verebilir. Ailenin davranış şekli bu konuda çok önemlidir. Aile takıntılarından dolayı kişiyi suçlamamalı, bunun bir hastalık olduğunun bilincine vararak, kişiyi en kısa zamanda tedavi ettirmelidir.”
İSTANBUL – Tarih boyunca romancılar, şairler, düşünürler, sanatçılar aşktan ilham aldı. Aşk hakkında sayısız eser yaratıldı, yaratılmaya devam ediliyor. Ama aşk yalnızca sanatçıların konusu değil. Bilim insanları da son 50 yıldır sistematik şekilde aşkı inceliyor. Psikologlar, âşık olmanın insan duygu, düşünce ve davranışındaki etkilerini daha iyi anlamak için modeller geliştirirken; nörologlar, aşkın psikobiyolojik kökenini keşfetmek adına önemli deneyler yapıyor. Bilim, insanlarla hayvanları kıyaslayarak,’hangi organik süreçler aşkın doğasını idare ediyor’ sorusuna yanıt vermeye çalışıyor.
“Artık günümüzde aşk bilimi üzerine kitaplar yazıyor, sempozyumlar düzenliyor hale geldik” diyen Psikolog Orhan Öztürk, aşkın 7 tipi olduğunu söylüyor. Öztürk, “Aşkın 7 hali”nin yüzlerce aşk kuramından yalnızca biri olduğunu da belirtiyor ve aşkın türleri hakkında şunları söylüyor:
“Platonik aşklar, patolojik (hastalıklı) aşklar, karasevda gibi durumlar haricinde aşk, iki kişi arasında yaşanan ortak bir süreç. Aynı âşıklar gibi aşklar da doğuyor, büyüyor, şekil değiştiriyor ve ölüyor. Bu aşklarda üç farklı özellik ve bu özelliklerin birbiriyle ilişkisi 7 aşk tipini ortaya çıkarıyor. Bu üç özellik şöyle sıralanıyor: Yakınlık, Tutku ve Bağlılık. 7 aşk tipini daha iyi anlayabilmek için bu üç temel özelliğin daha detaylı bilinmesi gerekiyor.
Yakınlık: Taraflar arasında kurulan karşılıklı duygusal bağ olarak ifade ediliyor. Yakınlık özelliği sayesinde ilişkide sıcaklık, samimiyet, duygusal destek, iletişim, anlayış, huzur, beraber geçirilen zamandan keyif alma durumları gelişiyor.
Tutku: Tutku aşkın psikofizyolojik boyutu olarak tarif ediliyor. Heyecanlanma, sevgilinin yanında olunca soluğun kesilmesi, kalp çarpıntısı, genel bir uyarılmışlık hali, enerji artışı, erotizm, fiziksel çekicilik, dikkatin sevgiliye odaklanması ve takıntılı şekilde sevgiliyi düşünme gibi özelliklerle kendini belli ediyor.
Bağlılık: Çiftler arasındaki karşılıklı bağımlılık, her şeye rağmen birlikte olmayı isteme, ortak bir hayat hedefi oluşturma ve sürdürme özelliği olarak açıklanıyor.
Psikolog Orhan Öztürk”e göre, işte bu üç temel özellikten her birinin tek başına veya diğer özelliklerle birlikte bulunması durumlarında 7 farklı aşk tipi oluşuyor. Öztürk, aşkın hallerinin özelliklerini ise şöyle özetliyor:
SADECE “BAĞLILIK” (BOŞ AŞK)
Tutku ve yakınlığın olmadığı, sadece hayat birlikteliğinin olduğu beraberliklerdir. Bu durum özellikle görücü usulü ile evlenme ve beşik kertmeliğin yaygın oluğu toplumlarda (ve tabii ki ülkemizde) sıklıkla görülüyor. Bu tip “boş aşk”lar ilerleyen dönemlerde diğer özelliklerin etkilenmesiyle şekil değiştirebiliyor; aynı şekilde dolu aşklar da zamanla tutku ve yakınlık boyutunu yitirip ‘boş aşk’a dönüşebiliyor.
SADECE “TUTKU” (DELİ DOLU AŞK)
Genelde çoğu aşığın ilk planda ve en heyecanlı hissettiği, cicim aylarının deli dolu yaşandığı, desteğini erotizm ve cinsellikten alan aşk. Yakınlık özelliği de geliştiğinde bu deli dolu aşklar romantik aşklara evrimleşiyor; aksi taktirde yakınlığın ve bağlılığın olmadığı durumlarda genellikle kısa sürüyor. Bu kişiler birkaç gün veya hafta evli kalıp hemen boşanma davası açabiliyor ya da 40″lı yaşlarında beşinci eşinden de ayrılabiliyorlar.
SADECE “YAKINLIK” (ARKADAŞÇA AŞK)
Yakınlık ve hoşlanma dışında tutku içermeyen, uzun süreli olmayan aşklar. Bu tip aşkta taraflar genellikle partnerlerine ilişkin cinsel çekim hissetmezler. Arkadaşça aşklarda kısa süreli iyi anlaşma, “kardeş gibi sevme”, geçici heves, bittiğinde hemen unutma ama hatırlandığında saygı duyma gibi hallere sıklıkla rastlanıyor.
“YAKINLIK” VE “TUTKU” (ROMANTİK AŞK)
Hem fiziksel çekimin hem de ruhani çekimin yoğun hissedildiği aşklar. Romantik aşklarda duygu yoğunluğu ve sevilen kişinin arzulanması ilişkinin dolu dolu hissedilmesine sebep oluyor. Geçmişteki unutulmayan aşk deneyimleri genellikle bu tip aşklardan kaynaklanıyor. Ancak ne fiziksel çekicilik ne de yakınlık hissi, ilişkinin kalıcı olması açısından tek başına yeterli olmuyor.
“YAKINLIK” VE “BAĞLILIK” (DOSTLUĞUN PAYLAŞILDIĞI AŞK)
Çiftlerin birbirine yoğun yakınlık hissettiği, saygı ve sevgi çerçevesi içinde her türlü duygusal ve düşünsel paylaşımın engellenmeden yaşandığı, ancak fiziksel çekimin olmadığı aşklar. Uzun yıllar evli kalıp hiç münakaşa etmeyen, dışarıdan bakıldığında resmiyet görünümünün belirleyici olduğu, dengeli ve tutarlı birliktelikler sıklıkla bu tip birlikteliklerde görülüyor.

Zamanla arzu ve fiziksel çekimin azaldığını hisseden çiftler de dostluğun paylaşıldığı aşk evrenine geçiş yapabiliyor. Bu tip durumlarda sadakatsizliklere de sıklıkla rastlanıyor. “Eşimi çok seviyorum ama artık bir şey hissetmiyorum” veya “30 sene beraberlikten sonra artık çekim hissedemiyorum” tarzı ifadelerin bulunduğu bu aşklar kimi zaman aşırı kıskançlıklara da gebedir.
“BAĞLILIK” VE “TUTKU” (ARZU DOLU AŞK
Beraberliği ve evliliği uzun süre devam ettirmenin altındaki temel dürtünün “arzu” olduğu aşklar. Yakınlık faktörünün olmaması bu tip ilişkilerde ihtilafların ve tartışmaların belirgin olmasına yol açıyor, çünkü taraflar genellikle anlayışsız, bencil, yapıcı iletişim becerilerinden yoksun ve sabırsız oluyorlar.
“TUTKU”, “YAKINLIK” VE “BAĞLILIK” (EKSİKSİZ AŞK)
Her üç boyutun da tamam olduğu, ideal aşklar. “Mükemmel çift, ruh ikizi, hayatımın aşkı” ve benzeri tanımlamaların yapılabilmesi için tutku, yakınlık ve bağlılık boyutlarının eksiksiz şekilde beraber bulunması zorunlu sayılıyor. Eksiksiz aşk, âşıklara müthiş bir ilişki deneyimi sunuyor. Eksiksiz aşkı elde etmenin zor, ancak devam ettirmen daha da zor olduğu biliniyor. İlişkiyi canlı tutmak için çaba sarf etmek, özverili olmak, etkili ve empatik iletişim sağlamak, sürprizlere açık olmak, cinsel açıdan aktif olmak, saygı ve anlayışı her şeyden üstün tutmak gerekiyor.
İSTANBUL – Aşkla ilgili ilk çağlardan bu yana uzayıp giden ve yanıtları henüz tam olarak bilinmeyen yüzlerce soru var. Bilim dünyasının da ilgi alanına giren ve üzerine pek çok araştırma yapılan aşk konusunda, bilimsel sonuçlar da elde edildi.
Psikiyatri Uzmanı Dr. Aylin Aksoy, âşık olduğumuzda beynimizde ve vücudumuzda çok sayıda kimyasal maddenin hareketlendiğini, östrojen ve testosteronun ise seks güdüsünün yaratıcısı olduğunu belirtiyor. Aşkın kimyası hakkında bilgiler veren Dr. Aylin Aksoy, aşk konusunda yapılan araştırmalardan yola çıkarak şunları söylüyor:
FARKLI HORMONLAR AYNI ANDA FARKLI ETKİLİYOR
Âşık olan kişiler; kalbin daha hızlı çarpması, yüzün kızarması ve ellerin terlemesi gibi tepkiler veriyor. Bu durumdan vücutta salgılanan dopamin, noradrenalin ve feniletilamin sorumlu. Dopamin yoğun mutluluk, yoksunluk ve bağımlılıkta önemli rolü oynuyor. Madde ve bazı ilaç bağımlılıklarında da etkili bir hormon. Noradrenalin adrenaline benziyor. Adeta ayakları yerden kesiyor ve kalp çarpıntısına neden olup heyecan yaratıyor. Aynı zamanda dikkat, kısa süreli hafıza, hiperaktivite, uykusuzluk ve hedefe yönelik davranıştan sorumlu. Yüksek dopamin seviyeleri noradrenalin ile ilişkili.
AŞK İKSİRİ, DOPAMİN VE NORADRENALİN KARIŞIMINDAN
Rutgers Üniversitesi’nden, aşk üzerine araştırmalar yapan antropolog Helen Fisher, bu iki hormonun birlikte salgılanmasıyla sevinç, yoğun enerji, uykusuzluk, yoksunluk, iştah azalması ve artmış dikkate neden olduğunu ve âşık olunduğunda vücudun bu hormonlardan oluşan “aşk iksirini” salgılamaya başladığı belirtiyor. Helen Fisher’in ekibiyle birlikte yaptığı bir fonksiyonel beyin görüntüleme çalışmasında, âşık olunan kişinin fotoğrafına bakıldığı anda yapılan çekimlerde, dopamin reseptöründen zengin beyin bölgelerinde kanlanma artışının olduğu saptanıyor.
ÂŞIKLARIN BEYNİ OBSESİF KOMPULSİFLER GİBİ
University College Londra”dan araştırmacıların yaptığı başka bir çalışmada, âşık olan insanların beyninde mutluluk hormonu olarak bilinen serotoninin azaldığı ortaya çıkmış. Bulunan düşük serotonin hormonu seviyelerinin, obsesif kompulsif (tekrar eden takıntılı davranış) bozukluk hastalarında ortaya konan serotonin eksikliği ile benzer olduğu için kişi, âşık olduğu insanı aklından çıkaramıyor.
BAĞLANMADAN SORUMLU HORMONLAR BİLE VAR
Oksitosin ve vazopressin hormonlarının özellikle bağlanma ile ilişkili hormonlar. Dolayısıyla aşktaki bağlanmadan sorumlular. University of California, San Francisco”dan araştırmacılara göre oksitosin hormonu, diğer insanlarla sağlıklı ilişki kurmak ve sürdürebilmek için gerekiyor. Orgazm sırasında salgılanıyor ve duygusal bir bağın kurulmasını sağlıyor. Aynı zamanda doğum sırasında ve emzirme döneminde de salgılanıyor. Doğum eylemindeki kasılmalar oksitosin olmazsa başlamaz. Doğumla bebeği önce anneden ayıran ancak doğumdan sonra tekrar anneye bağlayan hormondur. Doğumlardan sonra rastlanan olası bebek reddini ortadan kaldırır. Emzirme sırasında da süt kanallarının daha iyi kasılmasını ve bebeğin daha kolay emmesini sağlar.
Vazopressin erkeklerde sosyal davranıştan özellikle başka erkeklere gösterilen saldırganlıktan sorumlu. Ayrıca uzun süreli ve tek eşli ilişki ile ilişkili. Bu her iki hormonunun konsantrasyonu yoğun romantik bağlanmada, eşleşme sırasında ve seks yapıldığında yükseliyor. Vazopressin ve Oksitosin reseptörleri beyin kökünün çeşitli bölümlerine dağılıyor ki bu bölgeler, aşk ve anne sevgisiyle aktive olur. Dr. Fisher oksitosin ve vazopressinin, dopamin ve noradrenalin yolakları ile çatışması nedeniyle bağlanmanın artmasıyla tutkulu aşkın söndüğünü belirtiyor.
AŞKIN ÖMRÜ ÜÇ YIL
Aşkın ömrü üzerinde uzun süreden beri tartışmalar devam ediyor. Ancak bilinen gerçek şu ki, tutkulu aşk zaman içinde azalıyor. Yapılan bilimsel araştırmalarda aşkın ömrünün 2-3 yıl olduğu saptanmış. Aşk için gerekli olan dopamin, noradrenalin ve feniletamin gittikçe azalıyor. Âşık olunan kişinin hataları birdenbire görünmeye başlanıyor. Aslında âşık olunan insan değişmiyor ancak âşık olan kişi mantık çerçevesinde değerlendirmeye başlıyor. Bu durumda iki seçenek çıkıyor kişinin karşısına; aşkınız bitiyor ya da sağlam bir ilişki haline dönüyor. Eğer ilişki devam ederse endorfinler devreye giriyor ve huzur, güven gibi duygular ilişkiye ekleniyor. Seksle beraber oksitosinin salınması ile doyum ve bağlanma gerçekleşiyor.
KENDİMİZE BENZEYENİ SEÇİYORUZ
Yapılan bilimsel araştırmalara göre aslında kişiler eşlerini de kendisine benzeyen kişilerden seçiyor. İskoçya’da Univercity of St.Andrews’da yapılan bir çalışmanın sonucuna göre, eş seçimi ile ilgili yapılan testlerde kişilerin, kendilerine gösterilen ve içinde yüzlerin olduğu fotoğraflardan, genellikle kendilerine benzeyenleri seçme eğiliminde olduğu saptanmış. Görünüşte olduğu gibi kişilik seçiminde de kendi geçmişi -çoğunlukla aile ya da çocuklukta yakın olanlar- hatırlatan kişiler tercih ediliyor.
AŞK NİYE ACI VERİYOR?
İlişki istendiği gibi gitmediğinde hayat kâbusa dönebiliyor. Pek çok kişi hayatının bir döneminde sevdiği kişi tarafından reddedilme durumuyla karşılaşabiliyor. Özellikle geçmişinde büyük kayıplar yaşamış kişiler ayrılığa karşı daha duyarlı ve savunmasız olabiliyor. Bu gibi durumda genel olarak kişide; umutsuzluk, öfke gibi duygular oluşuyor. Yalnızlık korkusu, karamsarlık, hayatı yaşamaya değer bulmama, hayatın anlamsızlığı, düşünülüyor. Evden dışarı çıkmama, günlük hayatın aksaması gibi durumlarla karşılaşılıyor. Derin bir acı yaşanıyor. Ölüm düşünceleri, intihara eğilime kadar giden depresyon görülebiliyor.
AŞK SADECE DUYGU MU?
Erken dönemde aşkın dopaminle ilişkili olduğunu düşünüldüğünde, aşkın yalın bir duygudan öte bir şey olduğunu anlaşılıyor. Âşık olunan kişinin peşinden sürüklenmeye, sadece onu düşünmeye ve ona odaklanmaya iten güçlü bir “dürtü”. Bugüne kadar aşk adına yapılmış resim, tiyatro oyunu, edebi eserlere bakıldığında basit bir duygudan öte tüm yaşamı peşinden sürükleyen güçlü bir arzu olduğunu görülüyor. Evrimsel yönünden düşünüldüğünde soy ve yaşam devamlılığını sağlayan itici bir kuvvet olduğu düşünülüyor. Tabii bu kadar güçlü bir itici kuvvetin karşısında durmak akıntıya tek dalla karşı gelmeye benziyor.
İSTANBUL – Yazın güneş ışınlarının bedenimize etkisi ve sıcak hava bizi daha enerjik kılıyor. Kış aylarında ise güneş ışınlarına daha az maruz kalmak enerjimizi düşürüyor. Endokrinolog Doktor Sinan Tanyolaç’a göre bu düşüşte hormonal düzeylerdeki değişimlerin de etkisi büyük.
“Seratonin hormonunun kış aylarında daha az salgılandığı, bu yüzden daha depresif duygu durumu içinde olunduğu saptanmıştır. Yine beyinden salgılanan melatonin hormonunu da ışık düzeyleri ile kontrol edilen bir hormondur. Kış depresyonu (winter depression) veya kış melankolizmi (winter blues) denilen bu durum, kış aylarında depresyonla ilgili semptomların daha fazla hissedilmesi olarak tanımlanır. Görülme sıklığı ekvatordan uzaklaştıkça artar, kutuplara doğru gidildikçe yüzde 10 düzeylerinde olur. Beynimizden salgılanan endorfin hormonu düzeyleri ile mutsuzluk ve bezginlik hissi arasında bir korelasyon vardır.”
Dr. Tanyolaç, bazı gıda maddelerinin endorfin salınımını arttırdığını söylüyor ve özellikle de zengin C vitamini kaynağı olan portakal ve mandalina gibi narenciye ürünlerinin bol tüketilmesini öneriyor. Bu ürünlerin endorfin hormonunu artırdığını belirten Tanyolaç, kış melankolizminden korunmak için alınması gereken önlemleri ise şöyle anlatıyor:
GÜNLÜK KALORİ MİKTARINA DİKKAT EDİN
Öncelikle günlük kalori miktarını bilmemiz gerekir Ortalama 70 kg olan bir kimsede aktivite durumuna göre 1800-2200 kalori ihtiyacı olur. Kompleks karbonhidratlar tüketilmeli, yulaf, kepek ekmeği, kepekli pirinç gibi karbonhidratlar, basit şeker içeren gıdalara tercih edilmeli. Yer elması, tatlı patates, kereviz hem yüksek miktarda lif içermesi hem de A ve C vitamini yönünden zengin olması nedeniyle tercih edilmeli. Çikolata ise vücudumuzda oksitlenmeyi önleyici flavanollerden zengin bir besin maddesidir. Epicatechin denilen çikolatanın özünde bulunan madde, damarların genişlemesinde önemli bir rol oynamakta, aynı zamanda endorfin hormonunu uyararak mutlu olmayı sağlamaktadır. Özellikle kakao miktarı yüzde 70’in üzerindeki bitter çikolatalar tüketilmeli.
STRESTEN UZAK DURUN
Stresten uzak durmaya çalışmak daha canlı olmamızı sağlayacaktır. Meditasyon, yoga gibi yöntemler iç dünyamızda rahatlamaya yardımcı olabildikleri gibi daha canlı ve enerjik olmamızı sağlayan yöntemlerden birkaçıdır.
DÜZENLİ EGZERSİZ YAPIN
Düzenli egzersiz yapmanın endorfin hormonu düzeylerini arttırdığı bilinmektedir. Haftada 3 kez, yaşımıza göre maksimum kalp hızımızın yüzde 80’i düzeyinde yapılan 45-60 dakikalık spor kendimizi daha enerjik hissetmemizi sağlamaktadır. Haftada 3 defadan fazla yapılan ağır aktiviteli (aletli jimnastik, kross koşuları vb.) yeterli ve dengeli beslenilmediği takdirde yorgun hissetmemize neden olabilir.
KORUYUCU HEKİMLERİN ÖNERİLERİNİ UYGULAYIN
Öncelikle koruyucu hekimlik önerilerini uygulamamız gerekmektedir. Kış aylarında hepimizin en az bir kere geçirdiği gribal enfeksiyona yakalanmamak için, hijyen kurallarına uyulmalıdır. Ellerin sık yıkanması, hasta kimseler ile yakın temas kurulmaması, çatal, bıçak, havlu gibi enfeksiyonun kolayca geçebileceği eşyaya dikkat edilmesi gerekir. C vitamini ve çinko içeren gıdaların alınması bağışıklık sistemimizin güçlenmesine ve kış aylarında gribal enfeksiyondan korunmamıza yardımcı olacaktır.
DÜZENLİ YAŞAYIN
En önemli tüyo ‘düzenli yaşamak’. Yaşa göre olması gereken uyku miktarının dışına çıkılmamalı. Sabah kalktığımızda mutlaka kahvaltı için zaman ayırıp, az ya da çok bir şeyler yemeliyiz. Sabah kahvaltısı güne daha enerjik başlamamıza neden olacaktır. Gün içinde yapılan ara öğünler de yorgunluk hissetmemizi engelleyecektir. Akşam yemekleri saat 8’den önce yenmeli. Geç saatte alınan yüksek kalorili gıdaların vücutta metabolize edilmesi gece yarısından sonraya kaldığı için vücut tam olarak dinlenemez ve sabah yorgunluk hissi ile güne başlar. Bir başka tavsiyem de akşam saat 7’den sonra kafein alınmaması yönünde.”
İSTANBUL – Sağlık Bakanlığı Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğü”nün başlattığı “Tedavi Altındaki Bağımlı Profili” çalışması Dr. Metin Esen ve Psikolog Emine Dal tarafından gerçekleştirildi.

Akşam”ın haberine göre çalışmada, 2009″da 10 ildeki 18 tedavi merkezinde yatan bağımlılardan 2 bin 594″ünün veri formları tek tek incelendi.
Sonuçlara, Türkiye Uyuşturucu ve Uyuşturucu Bağımlılığı İzleme Merkezi (TUBİM) ile Emniyet Genel Müdürlüğü (EGM) Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı”nın hazırladığı “2010 -Türkiye Uyuşturucu Raporu”nda yer verildi. Sonuçlar özetle şöyle:
107 BİN “AYAKTA TEDAVİ”
- 22 merkezde toplam 107 bin 178 hasta ayakta tedavi edildi.
- Bir yılda yatarak tedavi görenlerin sayısı 2 bin 594 oldu.
- Ayakta tedavi görenlerden yüzde 55.75″inin İstanbul Bakırköy AMATEM ve ÇEMATEM”e gittiği belirtildi.
- İstanbul”daki beş merkeze başvuranların sayısı 66 bin 825″i buldu. Bu rakam, ayakta tedavi için başvuran toplam bağımlıların yüzde 62.35″i.
- Tedavi merkezlerine başvuranlardan yüzde 41.79″unun daha önce hiç tedavi görmeyenlerden oluşması da dikkat çekti.
YÜZDE 93″Ü ERKEK
- Araştırma, yatarak tedavi gören hastaların verileri incelenerek yapıldı. Hastalar cinsiyet açısından değerlendirildiğinde her 100 hastadan yaklaşık 93″ünün “erkek” olduğu görüldü.
- 2009 yılında tedavi görenlerin yaş ortalaması 28,61.
- En küçük kişinin yaşı 11, en büyüğünün ise 65.
- Tedavi gören yaklaşık her dört kişiden birinin 25-29 yaş aralığında olması da dikkat çekti. 15-19 yaş aralığında 434 kişi, 15 yaş altında da 27 kişi yatırılarak tedavi edildi.
- Tedavi gören kişilerden yüzde 65,2″si ilk ve ortaokul mezunu. Birincilik ilkokul mezunlarında.
AİLELERİYLE YAŞIYORLAR
- Yüzde 86″sı ebeveyn ya da aileyle yaşıyor. Yüzde 8″i yalnız, geri kalanı arkadaşıyla, bir kurumda veya sokakta yaşıyor.
- Yatarak tedavi edilen kişilerin yüzde 77.6″sı sırasıyla İstanbul, Adana, Antalya, Gaziantep, İçel, Ankara, İzmir, Hatay, Elazığ ve Kayseri”den çıktı. Tedavi görenlerden üçte biri İstanbul”da yaşıyor. Mersin ve Hatay sıralamaya girmesine karşın bu illerde tedavi merkezi bulunmadığı belirtildi.
ZİRVEDE EROİN VE ESRAR VAR
- Kullanımda eroin, esrar ve uçucu maddeler ilk üç sırayı aldı. Onları kokain, benzodiazepin ve ecstasy izledi. 2008″deki gibi tedaviye gelen her iki kişiden birinin eroin kullanıcısı olduğu tespit edildi.
İŞSİZ AMA ONA PARA BULUYOR
- Özellikle uyuşturucu maddelerin pahalı olmasına karşın, bağımlılardan çoğunluğunun işsiz olması dikkat çekti. Tedavi görenlerden yüzde 66.31″i (1720 kişi) işsiz. Araştırmaya, “Bu kişilerin kaçının madde kullanımı nedeniyle iş gücünü kaybettiği ve kaçının işsiz olmaları nedeniyle madde kullanımına başladıkları bilinmemektedir” notu düşüldü.
- Düzenli geliri olanlar yüzde 25″e yaklaştı. 75 öğrenci ve 24 emekli de tedavi gördü.
TRABZON – Stresin vücut için en büyük düşman olduğunu söyleyen Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Tıp Fakültesi Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Civelek, kalp krizi sonucu yaşanan ölümlerden dolayı stresi çok önemsediklerini söyledi.
Prof. Civelek, “”Ancak stresin sadece kalpte değil, vücudun genel sistemi üzerinde çok ağır olumsuz etkileri vardır. Bağırsaklarda, midede, birçok organda, insan psikolojisinde çok önemli tahribatlar yapabilir. Örneğin fiziki hiçbir bulgu yokken hasta sürekli karın ağrısı hisseder. Tüm vücudu baskı altına alan bir durumdur. Stres, erken yaşlanmaya neden olur”" dedi.
Tüm olumsuz etkenler nedeniyle stresten mümkün olduğunca kaçınmak gerektiğine dikkati çeken Civelek, şöyle konuştu:
“”Ancak ne yazık ki yaşadığımız çağda stresten kaçamıyoruz. O zaman stresle mücadelenin yollarını aramamız lazım. Stresi yok etmek için yapılacakların başında spor aktiviteleri gelmektedir. Ayrıca kişinin bulunduğu noktadan sıyrılıp başka bir noktaya konsantre olması, stresle mücadelede etkili olabilir. Belli hobiler edinerek stresimizi başka bir noktaya yönlendirebilir ya da stresin vücut üzerinde yarattığı etkiyi ortadan kaldırabiliriz.”"
SPORLA MUTLULUK HORMONU SALGILANIYOR
Stresle başa çıkmanın en iyi yolunun stres etkenlerinden mümkün olduğu kadar kaçınmak olduğunu vurgulayan Prof. Civelek, “”Belli bir fiziksel aktiviteyi hayat tarzı şekline getirmek lazım. Çünkü stres vücuda ne kadar zararlıysa, sporla birlikte vücutta mutluluk hormonu dediğimiz endorfin salgılanır ve endorfin de stresin en önemli ilaçlarından birisidir. Stresle vücudun başa çıkmasına katkıda bulunur. O nedenle düzenli spor yapmak, stresli ortamlardan kendimizi biraz uzaklaştırıp başka bir takım şeylerle kafamızı meşgul etmek, hobilerle ilgilenebilmek bizi oldukça rahatlatabilecektir”" diye konuştu.
Günümüzün yaşam tarzında tüm mesleklerin kendine özgü stresi ve riskleri olduğunu anlatan Civelek, şunları kaydetti:
BAZI MESLEKLERİN STRES YÜKÜ DAHA FAZLA
“”İnsan sağlığı ve hayatıyla ilgili mesleklerde, stresin insan vücudunda yarattığı harabiyet en üst düzeydedir. Çünkü tamamen başka bir insanın sağlığıyla konsantre olmuş durumdasınızdır. Öncelikli göreviniz onu sağlığına kavuşturmanızdır. Bu da hekimlerin üzerinde stres uygulamaktadır. Gazeteciler üzerinde ağır bir stres yükü vardır. Doğru kaynaklardan doğru bilgiyi alma mücadelesine girerler. Yapılan haberin stresini yaşarlar. Pilotlar, askerler, polisler günlük hayat içerisinde baskı ve stres altındadırlar. Aralarında zanlıların da bulunduğu, birebir insanla uğraşırlar. Hayatları tehlikede olduğu için de stresli olurlar.”"
Prof. Dr. Civelek, kalp cerrahı olarak kendisinin de aşırı strese maruz kaldığını vurgulayarak, “”Mümkün olduğunca spor yaparak stresimi azaltmaya çalışıyorum. Hem stresle başa çıkma hem de genel vücut sağlığı açısından spor, zinde ve formda kalmamız için bir araç. Kitap okuyarak, bulunduğum ortamdan uzaklaşarak, ailem ve çocuklarımla mümkün olduğu kadar vakit geçirerek stresi yenmeye çalışıyorum”" diye konuştu.
İSTANBUL – Ancak psikologlara göre, yeni yıla eski yılın yükleriyle girmemek, eski yılın olumsuzluklarını geride bırakmayı bilmek gerekiyor.
Uzman Psikolog Aylin Sezer, aralık ayının genelde, her sonda olduğu gibi, yılın bitişinin hüznünü, heyecanını, pişmanlıklarını, rahatlamasını ve daha birçok değişik duygu ve düşünceyi barındırdığını söylüyor.
Sene sonu, tıpkı işyerlerindeki muhasebe biriminin yılın değerlendirmesini yaptığı gibi, kişilerin kendi hayatlarıyla ilgili yıl sonu muhasebesi yaptığı, senenin bilançosunun çıkardığı bir dönem. Gerçekleştirilen planlar artı hanesine, gerçekleştirilemeyenler eksi hanesine yazılıyor.
Çıkan sonucun, çoğu zaman kişinin sene sonunda hissettiği ruh halini belirlediğini söyleyen Aylin Sezer, eski yıla elveda, yeni yıla merhaba diyen insanların ruh halleriyle ilgili tespitini paylaşıyor:
YENİ HEDEFLER, YENİ UMUTLAR, YENİ BAŞLANGIÇLAR…
“Planladıkları şeyleri gerçekleştirenler, koydukları hedeflere ulaşanlar, hayatlarında olumlu değişiklikler yapmayı başarmış olanlar, seneyi huzurlu bir şekilde kaparlar. Yeni bir işe başlamak, uzun zamandır istenen evi, arabayı, belki bir saati almış olmak, mutlu olunan ilişkide evlenmek, mutsuz olunan ilişkide boşanmak, istenen, beklenen çocuk sahibi olmak, kişilerin geriye dönüp baktıklarında, kendileriyle gurur duydukları, yaptıklarından tatmin oldukları bir sene geçirmiş olduklarını gösterir. Kendini ve isteklerini gerçekleştirmek, kişinin kendine güveninin de arttırır ve yeni yıla, yeni hedefler ve fikirlerle, umutlu başlamasını sağlar.
GERÇEKLEŞMEYEN HAYALLER…
Diğer yandan, geçmiş seneye baktığında, sadece gerçekleştiremediklerini, ulaşamadığı hedefleri gören kişi, kendini başarısız hissedebilir. Planları gerçekleştirememenin yarattığı başarısızlık hissi, çaresizlik, mutsuzluk ve umutsuzluk gibi duygulara sebep olabilir. Ayrılmak istediği işi değiştirememiş olmak, mutsuz bir ilişkiyi sürdürüyor olmak, gitmek istediği yere gidememiş veya almak istediği şeyi alamamış olmak, yine benzer duygulara sebep olabilir. Bu da kişinin yeni yıla umutsuz başlamasına neden olabilir.
Geçmişi değerlendirirken, yapılan yanlışlara bakmak ve anlamaya çalışmak, neyi farklı yapabileceğini düşünmek önem kazanır. Yeni yıl, yeni bir başlangıçtır. Bu nedenle, eskinin suçluluk ve pişmanlıklarını geride bırakmaya çalışıp, yeni planlara ve hedeflere odaklanılmalıdır. Eğer eski seneden bitmemiş meseleler, halledilmesi gereken işler varsa, öncelikle bunları temizlemeye çalışmak önemlidir.
YAŞLANMA KAYGILARI DA GÖRÜLEBİLİR
Yılsonları aynı zamanda bir kaybı simgeler, yaşanan sıkıntılı, hüzünlü duygularda yas tepkisiyle benzeşir. Yılın sonunda, ardımızda bıraktığımız bir senenin yasını tutarız aslında. Tüm yaşanmışlıkları ve yaşanmamışlıklarıyla, o yıl geri gelmemek üzere bitmektedir. Hayatımızın bir yılını daha geride bırakmış olmak, bazı kişilerde yoğun hüzne ve depresif duygulara neden olabilir. Bu noktada yaşlanmakla ilgili kaygılar da öne çıkabilir. “Bir yıl daha bitti, yaşlanıyorum, ama daha yapmak istediğim o kadar çok şey var ki” gibi cümleler zihnimizden geçebilir. Senenin bitmesiyle ilgili kaygı, çoğunlukla o sene için planlanmış ve yapılamamış işler veya hedeflerle ilgilidir. Özellikle iş değiştirme, evlilik, çocuk sahibi olma gibi büyük yaşam değişiklikleri söz konusu olduğunda, sene sonuna doğru kaygılar daha da artabilir.

YÜKLERİ GERİDE BIRAKIN, YENİ BAŞLANGIÇLAR YAPIN
Yıl sonları, hem ekonomik, hem sosyal hem de psikolojik olarak stresli bir dönemdir. Eski yılın bitmesiyle, yeni yıla hazırlık döneminde duygusal değişiklikler yaşanabilir. Bu hesaplaşma ve değerlendirme dönemi sonunda, geçmişe dair pişmanlıklar, üzüntüler, kızgınlıklar artabilir. Bu stresli dönemle baş ederken, en önemli nokta, biten seneye dair bitmemiş meseleleri halletmeye çalışmaktır. Yıl sonunda yaşanan pişmanlık ve suçluluk hislerini, yeni yıl kararları, motivasyon ve hedef odaklı davranışlarla değiştirmeye çalışmak önemlidir. Gerçekleştirilemeyen hedefleri, aynen yeni yıla taşımak yerine, yeni, daha gerçekleştirilebilir hedefler koymak, kişinin yaşam durumuna uygun planlar yapması öncelikli olmalıdır. Yıl sonunun, yeni bir başlangıç, geçmişin yüklerini geride bırakıp, umutla ilerlemek için güzel bir fırsat olduğu unutulmamalı.
İSTANBUL – Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi ve Türk Psikologlar Derneği (TPD) Akademik Akreditasyon Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Güler Okman Fişek, Türkiye”de, psikoloji bilimi ve uygulamaları yasal olarak tanımlanmadığı gibi psikoterapinin de yasal olarak tanımlanmadığını, dolayısıyla denetlenmediğini söyledi.
Prof. Fişek, “”Bu durum ilgili her meslek dalından kişilerce çeşitli yanlış ve sakıncalı uygulamalara yol açmakta, vatandaşa zarar verebilmektedir”" dedi.
1999 depreminden sonra TPD’nin binlerce kişiye danışmanlık verdiğini, HSBC ve İngiliz Konsolosluğu bombalandığında onlarca kişinin travmayla başa çıkmasını sağladığını hatırlattı. Sınav stresi, aile içi geçimsizlikler, uyum sorunları, çocuk gelişiminde sorunlar gibi çeşitli zorluklarla baş etmeye çalışan insanların, psikologların sunduğu hizmetten yararlandığını anlatan Fişek, “”Şimdi bu insanlar ortada bırakılma riskiyle karşı karşıya. Sağlık Bakanlığı, psikolojik danışma merkezlerini kapatıyor, psikologların psikoterapi, danışmanlık yapmasını yasaklıyor. Çünkü psikiyatri camiasından bazı kişiler, klinik psikologların yardımcı tıp elemanı olduklarını ve psikoterapi yapamayacaklarını iddia ediyorlar”" dedi.
Bütün dünyada klinik psikolojinin kendi ayakları üzerinde duran bir bilim dalı olduğunu ifade eden Fişek, “”Gelişmiş dünyada psikiyatri birlikleri bile, psikolojinin ve klinik psikolojinin bağımsız bir meslek olduğunu kabul ediyor. Ne yazık ki ülkemizde psikologların çalışma alanlarını tanımlayan bir yasa yok. Psikoloji camiasını temsil eden TPD”nin 1977″den beri sürdürdüğü girişimler çeşitli engellemeler yüzünden sonuçsuz kaldı. Afetlerde psikolojiden hizmet bekleyen ülkemiz, psikolojiye resmi bir kimlik vermeyi göz ardı ediyor. Bu halimizle Polonya, Yunanistan ve Güney Kıbrıs”ın gerisinde kalmış durumdayız”" diye konuştu.
“”PSİKOLOGLAR RUHSATSIZ ÇALIŞIYOR”"
Prof. Dr. Fişek, Türkiye”de hizmet veren psikologların iş yerlerinin, bu alanla ilgili bir yasa bulunmaması nedeniyle tek tek kapatıldığını belirterek, “”Psikologlar, ruhsatsız çalışıyor. Problem şu: Bir iş yerinin ruhsatı olması için ya bir yasa ya da bir mevzuat olması gerekir. Klinik psikolojinin ne bir yasası ne de bir mevzuatı var. Yasa ve mevzuat olmadığı için her meslek grubundan herkes psikolog gibi hizmet veriyor. Bizim derdimiz, yasamız olsun ve kendimizi denetleyelim”" dedi ve şöyle devam etti:
“”Psikoloji bilimi, üniversitelerin Fen Edebiyat fakültelerinde sunulan temel lisans eğitimi ile başlar. Sosyal Bilim Enstitülerince düzenlenen lisansüstü eğitimle farklı alt alanlarda uzmanlık geliştirilir. Ülkemizdeki psikoloji bilimi ve uygulamaları, uluslararası alanda yabana atılmayacak etkinliğe sahiptir. Nitekim TPD, Temmuz 2011″de İstanbul”da düzenlenecek olan Avrupa Psikoloji Kongresine (ECP2011) ev sahipliği etmeye hak kazanmıştır. Üniversitede temel lisans eğitimini alan psikoloji mezunu, kamu kurumlarında (adli, sağlık, trafik, özel eğitim) istihdam edilebiliyor. Yüksek lisans diplomasını alan uzman psikolog ise uzmanlık alanında çalışabiliyor.”"
PSİKOLOĞUN YETKİ VE SORUMLULUKLARI
Klinik psikolojinin, üniversitede lisans eğitiminde verilen temel bilimsel birikim üzerine inşa edilen, ruh sağlığı alanında çalışmak üzere kuramsal ve uygulamalı kapsamda uzmanlık eğitimi alınan, psikoloji biliminin bir uygulama alanı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Fişek, klinik psikoloji eğitimini tamamlayan kişinin yetki ve sorumlulukları hakkında şu bilgileri verdi:
“”Klinik psikoloji eğitimini tamamlayan kişi, gereksinim olduğunda çeşitli psikolojik testler verir, yorumlar, rapor hazırlar. Bir sorunla başvuran bireyin durumunu değerlendirerek, uygun psikoterapi uygulamaları yapar. Kendi uzmanlık alanında araştırma yapar, uygulamalarını bu araştırmalarla zenginleştirir, günceller. Eğitimi boyunca, doktoralı klinik psikolog hocasından aldığı süpervizyon (gözetim altında uygulama eğitimi) çalışmalarını gerek duydukça “ömür boyu eğitim” ilkesi uyarınca sürdürür. Yaptığı her türlü uygulamada etik hususlara azami ölçüde duyarlı olur. Mesleğinin etik kurallarını temel ilke edinir.”"
Klinik psikologların yaptıkları kimi uygulamaların başka meslek uzmanları tarafından da yapılabildiğini ifade eden Fişek, “”Psikiyatrinin klinik psikolojiden farkı şudur: Temel tıp eğitimi üzerine yapılan ihtisas sonucu psikiyatrlar ruh sağlığı konusunda uzman olurlar. Tıbbi psikiyatrik müdahalelerde bulunurlar, ilaç yazarlar ve eğitimleri içinde psikoterapi eğitimi de varsa psikoterapi yaparlar. Bu iki meslek grubunun birbirleriyle iş birliği ve özgünlüklerine saygı çerçevesinde çalışmaları söz konusudur. Oysa ülkemizde kimi psikiyatrlar klinik psikologlara “dişçilik yapan berber” muamelesi yapmaktadırlar”" dedi.
“”BAĞIMSIZ MESLEK YASASI ŞART”"
Prof. Dr. Güler Okman Fişek, “”Türkiye”de, psikoloji bilimi ve uygulamaları yasal olarak tanımlanmadığı gibi psikoterapi de yasal olarak tanımlanmamıştır ve dolayısıyla denetlenmemektedir. Bu durum ilgili her meslek dalından kişilerce çeşitli yanlış ve sakıncalı uygulamalara yol açmakta, vatandaşa zarar verebilmektedir. Bu mutlaka düzeltilmesi gereken bir durumdur. Türkiye”de şarlatanlığa varan uygulamalardan psikologlar da şikâyetçidir, ama çare klinik psikologları haksız yere şikâyet etmek olmamalıdır”" diye konuştu.
TPD ve Türkiye”deki psikoloji bölümlerinin kendi alanlarındaki uygulamaların etik, yetkin ve yasal bir şekilde yapılması için yıllardır çaba harcadığını vurgulayan Fişek, psikolojinin kendi elemanlarını eğitip denetleyecek yasal yetkiye sahip olabilme yolundaki çabalarının bugüne kadar sonuçsuz kalmasının psikologları yıldırmadığını, öz denetim ve kaliteyi artırma girişimlerinin çeşitlendirildiğini söyledi.
Prof. Dr. Fişek, psikoloji lisans eğitimi veren bölümlerin akreditasyonunu yapma yetkisinin YÖK tarafından TPD”ye verildiğini, klinik psikoloji yüksek lisans programlarının akreditasyon yönetmeliği taslağının hazır olduğunu ve yakın zamanda YÖK”e sunulacağını belirtti.
Avrupa Birliğinin (AB) resmi kurumlarınca tanınmış olan Avrupa Psikologlar Dernekleri Federasyonunun (EFPA) psikoterapide uzmanlık sertifikası sunulması amacıyla bir “”Psikoterapi Çalışma Komitesi”" kurduğunu ifade eden Fişek, TPD”nin 28 AB ülkesi dışından, tek ülke olarak bu komisyonda temsil edildiğine dikkati çekti.
Prof. Dr. Fişek, son olarak EFPA”nın yeni kurduğu “”Avrupa Psikoterapi Uzmanlığı Ödül Komitesi”" adındaki üst kurulun sekiz üyesinden birinin de Türkiye”den seçildiğini anlattı. Psikoloji camiasının yetkinliğinin bilincinde olduğunu dile getiren Fişek, “”İnancımız o ki kamuoyu da bu yetkinliği bilip takdir etmektedir. Psikologların bu yetkinliğin arttırılması ve denetlenmesinin sorumluluğunu üstlenmesi için yasal düzenlemenin zamanı gelmiştir. Psikologlar bağımsız bir meslek yasasını hak etmektedirler”" dedi.
İSTANBUL – Yeni bir yıla girerken hepimiz ister istemez geçirdiğimiz bir yılın muhasebesini, özeleştirisini, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi, kayıplarımızı ve kazançlarımızı, bunların nedenlerini düşünüyoruz. Yaşam terazisinde hangi koşullar ve nedenler mutsuzluğumuzda birinci derecede rol oynuyorsa onları değiştirmeye çalışıyoruz. Kimimiz yeni kararlar alıyoruz, kimimiz şans oyunlarını abartıp çok paraya sahip olarak mutsuzluk gemisinin rotasını mutluluk limanlarına çevirmeye çalışıyoruz.
Yeni yıla girerken hayatımızı nasıl gözden geçirmemiz gerektiği ve yeni kararlarımızı alırken nelere dikkat etmemizin doğru olduğunu anlatan Psikolog Ferahim Yeşilyurt, yeni yıla ilişkin sık sorulan soruları yanıtladı:
YILBAŞINDA YENİ KARARLAR ALMAK DOĞRU MU?
“İnsanlar zaman zaman yeni kararlar almak veya aldıkları yeni kararları uygulamaya koymak için belli tarihlere ihtiyaç duyuyor. Örneğin diyete başlayacak birinin pazartesi gününü beklemesi gibi. İnsanlar genelde salı günü diyete başlamaktansa pazartesi günü başlamayı daha çok tercih ediyor. Yılbaşı da hayata karşı beklentilerimizi, yaşam doyumumuzu yeniden değerlendirmek, hayata karşı bakış açımızı yeniden gözden geçirmek için iyi bir fırsat oluyor. Bu tür sorgulamalar için ille de yılbaşını beklemek gereksizdir. Ancak insanlara bu tür sorgulamaları hatırlatması yönünden fayda sağlıyor.
KENDİMİZİ NASIL GELİŞTİREBİLİRİZ?
Yılbaşında hayatımıza bir an için dışarıdan bakma fırsatını yakalarız. Geçen yıl neredeydim, nereye gitmek istiyorum ve şu an istediğim yerde miyim gibi sorular sorarız. Böylece geride bıraktığımız yılın muhasebesini yapmış oluruz. Bu muhasebede kendinizi acımasızca eleştirmek yerine geliştirici eleştirilerde bulunmakta fayda var. Örnek vermek gerekirse, “Neden para kazanamıyorum?” demek yerine, “Nasıl para kazanabilirim?” diye düşünmeye çalışabilirsiniz.
DOĞRU BEKLENTİ NASIL OLUŞTURULABİLİR?
Yeni yılla birlikte insanlar hayata yeni bir başlangıç yapmak istiyorlar. Yeni umutlar, yeni beklentiler yeni hedefler belirlenmeye çalışıyorlar, ancak bunu yaparken bu beklentilerin çok uçuk ve ulaşılamaz olması kişileri hayal kırıklığına uğratabiliyor. Her ne kadar yılbaşı yeni bir başlangıcı ifade ediyorsa da geçmişteki yaşantımızdan bir anda kurtulup yepyeni bir hayata başlayacağımızı düşünmek hayalci bir yaklaşım olacaktır.

KARAR ALMAK MI HEDEF KOYMAK MI ÖNEMLİ?
Bizim önerimiz insanların yeni yıldan soyut ve belirsiz şeyler beklemektense daha somut şeyler beklemeleri yönündedir. “Yeni yılda mutlu olmak istiyorum” türünden beklentiler yerine “Mutsuz olduğum işimi değiştirmek istiyorum” beklentisiyle bu hedefe yönelik adımlar atmak, daha doğrusu önce karar alıp ardından hedefler koyarak kendimiz için en uygun şartları yaratmaya çalışmaktır.
ŞANS OYUNLARI HAYAL KIRIKLIĞI YARATIRSA NE YAPILMALI?
Yılbaşına daha iyi girebilmek, maddi olarak hayatımızı değiştirmek için yılbaşında şans oyunlarına ilgi artırıyor. Özellikle de milli piyango çekilişleri yoğun ilgi görüyor. Bu oyunların oynanması yaşamımıza yeni bir renk ve heyecan getirmesi açısından faydalı olabilir. Ancak bazı kişilerin şans oyunlarını çok fazla abarttıklarını bunun bir eğlence ve heyecan getirmesinden ziyade bir kumara dönüştürdüklerini görülüyor. Çekilişin sonunda, sonuç olumsuz olduğunda yoğun hayal kırıklıkları yaşanabiliyor. Şans oyunları belirli ihtimaller üzerine kurulur. Yılbaşında büyük ikramiyeyi kazanma ihtimali belirlidir. Ve bu ihtimal de çok yüksek değildir. Büyük ikramiyeyi kazanamadıysanız bu durumu milyonlarca kişi ile paylaştığınızı unutmayın. Sadece ben kazanamadım şeklinde düşünmek, durumu kişiselleştirmek yaşadığınız hayal kırıklığını artıracaktır.”
ANKARA – Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği Genel Başkanı Doç. Dr. Tuncay Ergene, Sağlık Bakanlığının 1928 tarihli, hekimlerin mesleklerini nasıl icra edebileceklerini düzenleyen yasaya göre, çıkarılan yönetmelik uyarınca yayınladığı genelgeyle psikolojik danışma ve rehberlik ofislerinin kapatılmasını isteğini hatırlattı.
Bu merkezlerin büyük kısmının bu alanda lisans, yüksek lisans ve doktora derecelerine sahip kişilerce çalıştırıldığını ifade eden Ergene, genelgeyle bu kişilerin ciddi bir mağduriyetinin söz konusu olduğunu kaydetti.
72 yıl önce çıkarılan söz konusu yasanın, ülke için gerekli ruh sağlığı hizmetlerinin yerine getirilmesinde yetersiz kaldığını savunan Ergene, “”İşlevini yitirmiş olan birkaç yasanın arkasına sığınarak, psikolojik danışma ve rehberlik, psikoloji gibi meslek alanlarının üreteceği hizmetten toplumu mahrum bırakmamak gerekir”" ifadesini kullandı.
Derneğin, meslek mensuplarının sınırları, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi için çalışma yürüttüğünü ifade eden Ergene, “”Psikolojik danışma alanında yetişme, akreditasyon, staj, mesleki uygulamalar, mesleğe giriş, meslekte kalış ve meslekten çıkarılmayı düzenleyen uygulamalara ilişkin konularda bir meslek yasasına gereksinim vardır”" görüşünü dile getirdi.

  İLGİLİ HABER

Psikologlara meslek yasası yolda
Psikiyatristlerden meslek yasasına destek
Ergene, Sağlık Bakanı Recep Akdağ”ın açıkladığı, ruh sağlığı alanında hizmet sunabilecek meslek alanlarını kapsayan çerçeve yasanın çıkarılması hazırlıkları konusundaki çabasını desteklediklerini bildirdi.

Bu yazının kategorisi: Cinsellik,Doğum,Hastalıklar,Psikoloji


Takvim

May 2012
M T W T F S S
« Jan    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

En yeni yazılar